Abdurrahim Kılıç

Abdurrahim Kılıç

Biraz iyileşince gelirim

Ruhumu bir kene gibi kemiren yalnızlığımın bu hayattaki karşılığı yok. Başımı önüme eğerek geçtiğim sokaklarda üzgün bir sokak kedisinin hodbinliği var üzerimde. Hem tüm direncimle hızla akıp giden ömrümün ellerinden tutuyor hem de üstüme yapışan bu kirden, bu vahşetten kurtulmaya çalışıyorum. Kiralık evlerin duvarlarında silik bir yazı, kırık kapılarda masum bir çivi iziyim.

Gölgem bile bana zehir, gölgem bile içinde debelenip boğulduğum bir nehir gibi görünüyor bana. Kızılırmak boylarından Dicle kıyılarına ayak bastığım her karış toprakta dilimle yalayıp kanıma damıttığım bir Neşet Ertaş bozlağı, bir Şakiro kelamıayakta tutuyor beni. Çiçekdağı’nda dökülen gazelle, Ağrı Dağı’ndan süzülen “kewagozel” aynı aşkın, aynı yaranın, aynı rüyanın bestesi değil mi? Meriç’in sularında alabora olan aşk, Zap suyundaki kaçakçıyı incitmez mi sanıyorsun!

Gölgem bedenimin daralan, bedenimin gittikçe kararan kabri sanki. Bedenim boş ve hüzünlü duruyor yamacında. Tüm bağlarımı koparmak istiyorum gölgemle. Olmasın, kanamasın, kararmasın gölgem. Hangisi ben’im, hangisi karanlıkta tüneyen kırlangıç sesi?  Hangisi şehir meydanına adıma bırakılmış yüksek bir darağacı gölgesi? Hangisi Çarçıra Meydanı’nda Muhammed zılgıtı, hangisi Buğday Pazarı’nda Kerbela çığlığı?

Bana benzeyen dağları, beni anımsatan yaraları seviyorum. Süphan Dağı’nda yakılmış bir meşenin yarı sönük gövdesi gibiyim mesela. Dallarıma tutunuyorum bazen, toprağıma tutunuyorum, ateşime tutunuyorum. Ağaçların da açık yaraları vardır, ağaçların da kanayan, yanları. Ben o ağaçlarım, ben o kör şafakta yanan kandil, ben o yol boyunda düşürülmüş mendil, ben o kıraç dağlarda unutulan çocuklarım.

Sabırsızca huysuzlaştığım bu sahilde aklımdan, damarlarımdan, yok yok her zerremden sen geçiyordun. Yüzümü ve öfkemi yakıştırdığım bu dünyada ya senin aşkını istiyordum ya da hiç kimseninkini istemiyordum. Şu karşıki dağlar kadar yakın, şu karşıki dağlar kadar yabancıydın bana. Benim başka dağlara varacak takatim, benim başka dağlara akacak kudretim yok. Torosların karanlık doruklarından köpüklü bakışlarıyla süzülen bir ceylanın telaşı var sende. Ceylanpınar düzlüğünde kahpe faklarına basmış yaralı bir serçenin tedirginliği var bende.

“Aşağı kayan yıldıza and olsun!” diyor Rabb’im. Ne yaptı ki bu arkadaşınız, ürkek bir şafakta camlara buğu üflemekten başka! Kayan yıldızları, sarındığınız şarkıları, sevdiğiniz kadınları mı yağma etti? Derin bir kuyunun dibine hışırtıyla döktüğüm çakılların çıkardığı ses kadar bile ne sevindirdim ne de ürküttüm dünyayı. Gölgesi kendine yük, efkârı kalbine büyük biriyim sadece. Ne Fırat’ın serin suları, ne kızgın Asi, ne de usulca kalbime akan Dicle, sadece camların buğusu, aşağı kayan yıldıza and olsun!

Artık bu çağdan gitmeliyim. Büyük bir kabartma gibi duruyorum zamanın akışında. Nereye dönsen ayağın takılıyor, nereye dönsem kalbim takılıyor. Haksızlık sayıyorum kendime hoyratça kullandığım kalbimi. Boşluk, boşluksa mermerle de dolmaz. Gölgem uğultulu harflerle akıyor kalabalığa. Üstü kapatılmış suçlar, hadım edilmiş duygularla anlaşılmıyor bu dünya. Anladım.

Kör bir tay gibi sayıklayan yalnızlığımın bu hayattaki karşılığı yok. Gölgem bile ışıklı caddelerde üşüyen bir dilenci gibi görünüyor bana. Gölgem içinden imrenerek geçtiğim ateş, sisler arasında kıraç dağlarda bıraktığım kardeş sanki. Sütünü emdiğim hayat, külü çoğalan ırmak, secdede yalvardığım firar beklemeyin beni. Dökülüyorum şimdi.

Biraz iyileşince gelirim…

               

 

 

 

 

               

               

               

 

 

 

 

 

 

 

               

               

 

 

 

               

Önceki ve Sonraki Yazılar