Abdurrahim Kılıç

Abdurrahim Kılıç

Çöl içimizdeki boşluktur!

Dağından kopmuş bir çığ, hevesinden düşmüş bir sızı duruyor şu baktığınız yerde. Bilmediğim bir gövdenin içinde kemanını unutmuş bir virtüözün dalgınlığıyla dokunuyorsunuz kalbime.  Yapmayın bayan, çoktandır boşluğa ve çocukluğumun ara sokaklarına sakladığım anılara dalıyorum. Yetişemediğim kıyı, varamadığım menzilim çok. Yapmayın, incinmekten geliyorum.

Bazı zamanlar giyinip serçeden sesimi çıktığım sabahlarınız darutubet kokan bir sarhoşluk sarıyor beni. Yüzümün uğultusuna iliştirip suskunluğumu sonu gelmeyen acılara atıyorum kendimi. Dövünüp duruyorum kelimelerle, dövünüp duruyorum imgelerle. Pir Sultan Abdal oluyorum yürek kapılarını açmaya, Nesimi oluyorum tenimi soyunmaya. Nafile bayan nafile, beş vakit abdest alıp beş defa haram olmuşluğum var bu çağın enkazında.

Nal sesleriyle uyandığımız kırlarda artık ne Zaloğlu Rüstem, ne de Demirci Kawa’nın çocukları duruyor. Aynı hevesle dağıldığım buğday tarlalarında dökülmüş başaklar kadar yalnız, kadar umarsızım. Dağılmış gövde, dağlanmış yara, Allah’ın ve ol dediği doksan dokuz adımın hatırına yeniden hatırlat bana: Nerede o kehribar bayan, nerede o çocuklar? Gelip kalbime otağını kuran o ipince aşk nerede?

Görev ifa edilmiş,  putlar kırılmıştır bir kere. Gereği yok anıları acılarla tartmaya.  Bunca aşk, bunca kavga, bunca dökülüş… işte hep dökülmüşüm bayan, sırrımı yağmurlara, sırrımı seraplara, sırrımı yokluklara bıraktığım bunca günden, bunca geceden sonra dökülmüşüm. Bunca zamandır çıtırdayan bir kalbin gürültüsüyüm. Kabe’ye dönsem, bin tövbe etsem, tozlarımı götürsem başın gözün kadasına yerlere döksem “hiç” kalacak, hiç.

Yusuf çık kuyudan, bu yüz benim değilse kimin dedim kırk kere. Sahi bu yüz benim değilse kimin bayan? Yüzünüz sizin mi, yoksa siz de herkesler gibi ödünç mü aldınız? Yüzüm nerde, benim olmayan yüzüm, sadece polis kontrollerinde benim olan yüzüm, bir kimlikte asılı yüzüm nerde? Ne Yusuf çıktı kuyudan, ne yüzümü buldum o kimlikte bayan. Nesimi oldum Şam’ın burçlarına asıldım, Mansur oldum darağacına gerildim. Yüzümü gören olmadı, yüzüm nerde?

Çöl içimizdeki boşluktur. Boşluğumda köreldi dünyanın tüm bıçakları. Boşluğumda uyuttum firar eden tüm kelimeleri. Talancı orduların mızrakları, sonu olmayan hınçları, bir nefeste harcanan kahırları, bir öpücükle uyanan sabahları, bir kum tanesine sığıp kınsız bıçaklara saplanan kadınları içimdeki boşlukta uyuttum. İçimizdeki boşluk, çöldür bayan.

Buluttan ve kasvetten örüldü bu dünya. Toprağın mahremine sonradan kan, sonradan sidik, sonradan yalan bulaştı. Ateşin örsünden kini, kirazın çiçeğinden aşkı öğrendim. Yasak ve kadimdi aşk. Hep titreyişti aşk. Erdim de kırklar divanına kırk defa yu’dum kalbimi bayan. O titreyiş tutunduğum zifir oldu sonunda.

Patikalar her zaman ırmaklara iner. Gece kişneyen bir attır bizim buralarda. Atlar vakitsizdir, nehirler kırgın. Ellerinde pankartlarla düşüyor akranlarım, ıssız meşeliklerden ışıltılı kentlere bakıyor akranlarım. Patikalardan vakitsiz atlar gibi nehirlere iniyor akranlarım. Ağrı’nın doruklarından Harran düzlüğüne inen birer serçe gibi masum akranlarım, her çiçekte heves olan akranlarım tek tek düşüyor. Ve bir şey söylemek için bu kuytuda yutkunuyorum.

Bildim ki; dal yanarken öğreniyor da kül olmayı, insan yanarken kolay öğrenemiyor aşkı bayan. Kursağımda dokuz boğum acıyla geçtim Munzur’dan. Taşın alnına elimi, Dersim’in dağlarına kalbimi, Düzgün Baba’nın dergahına suretimi bıraktım. Ben, EnelHakk’tan geldim.

 

 

Önceki ve Sonraki Yazılar