Dijital Çağda İnanç ve Huzur
İnsanlık, tarihin hiçbir döneminde bugünkü kadar birbirine yakın ama aynı anda bu kadar yalnız olmamıştı. Dijital çağ, bizi ekranların önünde buluşturdu; ama kalplerimizi birbirinden uzaklaştırdı. Artık inanç bile algoritmalarla tanıştı. Dua ederken bir bildirim sesi, namaz kılarken bir mesaj uyarısı, tefekkür anında çalan bir telefon… Ruhumuzun huzur arayışı, teknolojinin gürültüsünde kaybolup gidiyor.
Eskiden insan, yalnız kaldığında kendisiyle ya da ailesiyle baş başa kalırdı. Bugün ise yalnızlık, ekranlarla dolduruluyor. Sessizlikten kaçıyor, birileri ile olmaktan korkuyoruz. Oysa inanç, tam da bu sessizlikte veya birliktelikte kök salardı. Kalbin kendini dinlediği, insanın ne olduğunu ve nereye gittiğini sorduğu anlarda… Şimdi ise bu soruların yerini, “kaç beğeni aldım”, “kim ne yazmış” gibi geçici meşguliyetler aldı.
Dijitalleşme yalnızca alışkanlıklarımızı değil, ahlaki reflekslerimizi de dönüştürdü. Mahremiyet, görünürlük uğruna feda edildi. Gösteriş, samimiyetin önüne geçti. İyilik bile artık kameraya bakarak yapılıyor; merhamet, paylaşım tuşuna basılmadan eksik sayılıyor. Oysa ahlak, alkış beklemeden yapılan doğru davranıştı. İnanç ise kalabalıklar için değil, insanın Rabbiyle baş başa kaldığı o iç derinlikte anlam kazanırdı.
Bir diğer kırılma noktası ise hızdır. Dijital çağ her şeyi hızlandırdı; düşünmeyi, anlamayı, sabretmeyi ise yavaşlattı. Hızlanan hayatın içinde sabır değersizleşti, kanaat zayıfladı, şükür yok oldu. Hemen sahip olmak, hemen tüketmek ve ardından hızlıca sıkılıp onu beğenmemek normalleşti. Bu hız ahlakı aşındırdı; inancı ise yüzeysel bir alışkanlığa dönüştürme tehlikesiyle karşı karşıya bıraktı.
Genç kuşaklar ekranların içinde büyüyor. Onlara “ahlaklı olun”, “inandığınız gibi yaşayın” demek yetmiyor. Çünkü söylediklerimizle yaşadıklarımız arasındaki mesafe her geçen gün açılıyor. Dijital dünyada başka, gerçek hayatta başka bir kimlikle var olmak sıradanlaştı. Bu ikilik, insanın iç bütünlüğünü zedeliyor.
Aslında burada sorun teknoloji değil; teknolojinin ölçüsüzlüğü. Dijital imkânlar doğru kullanıldığında bir araçtır, amaç değil. Ancak araç amaç hâline geldiğinde insanı yönetmeye başlar. Bugün ekranlar bizi yönlendiriyor; neyi düşüneceğimizi, neye kızacağımızı, neye sevineceğimizi belirliyor.
İnanç ve ahlak ise yönlendirilmeye değil, bilinçli tercihlere dayanır. Ancak dikkat ederseniz yıllar içerisinde hepimiz değiştik maalesef. Televizyonun ilk hayatımıza girdiği günleri hatırlayanlar vardır elbette. Orta kuşak yani. O yıllarda ekranlarda izlemeye utanılan veya benimsemediğimiz birçok program şimdilerde herkesin normalmiş gibi izlediği programlar oldu. Hele gündüz kuşağında çıkan programlar ile silahın, gücün, zenginlik uğruna yapılanların, kadının değersizleştirildiği dizilerimiz.
Ve daha nice sayılacak ancak satırların sığmayacağı kadar çok bizi ve bizim olanları alıp götüren yerine ise dışarıdan aldığımız değerler.
Belki de yeniden sormamız gereken soru şudur: Biz teknolojiyi mi kullanıyoruz, yoksa teknoloji mi bizi şekillendiriyor? Cevap, inancımızın ve ahlaki duruşumuzun geleceğini de belirleyecek.
Dijital çağdan kaçamayız; ama onun içinde kaybolmamak da hâlâ bizim elimizde. Ekranları kapattığımızda geriye ne kalıyorsa, işte asıl kimliğimiz odur. İnanç da ahlak da orada başlar.
Türkçe karakter kullanılmayan ve büyük harflerle yazılmış yorumlar onaylanmamaktadır.