Zeynel Hebun Güler

Zeynel Hebun Güler

Echer

Dağın engerekleri bile titreten taşlı yolundan inen at arabası, arkasında ince bir toz bulutu bırakarak yaklaşıyor yolun bitimine. Yaşlı bir ırgatın nasır tutmuş ellerindeki yorgun damarlar arasında gezinen bir karıncayı andırıyor. Bir kuş olsaydım eğer dağın bu bükülmüş halini bir de gökyüzünden izlemek isterdim. Öyle bir izlerdim ki dağın dibindeki evlerin halini, bir kuş iken bile anlardım emeğin ve yaşamanın ne anlama geldiğini. Bir serçe olsaydım mesela, bu halimle yalnız “bir" serçe olamazdım. Çünkü bir derdim, bir düşüncem yani bir ismim olurdu ve ben de bu durumda pek de sıradan bir serçe olmazdım; tıpkı kafasında siyah bulutların volta attığı birçok insan gibi. Hüzün değil miydi bize bir kimlik kazandıran? Hüzünlendikçe ve düşündükçe bir kimlik kazanırdı ruhumuz, bunu epey bir zaman önce anlamıştım.

 Bu duruma içim acıyor; ırgatlığın dağlara bile işlediği bir coğrafyada yaşamak, bir yandan güç gelirken bir yandan da onur veriyor. Bir ağacın dibinde oturmuş seyrediyorum tüm olanları. Bugün izin günümdeyim yahut demeliyim ki bugün ellerimden çok zihnim yorulacak. Yüksekçe bir ağacın gölgesinde, bir saman yığının üstünde bir zaman yığınını düşünüyorum. Bilmem kaç yıldır burada bu dut ağacı, bilmem kaç kişiyi doyurdu yıllarca. Üstümde her yanı yamalı, beyaz ve mavi çizgili bir gömlek; paçaları süpürgeye dönmüş kadife bir pantolon ve kafamda tel tel olmuş bir hasır şapka. Bir serçe olup kendimi izliyorum tam ağacın üstünden. Bir ses düğümleniyor boğazımda, hazır yükseldikçe haykırmak istiyorum her şeyi. İnsanken yapamadığımı bir serçe bedeninde yapmak istiyorum. Biliyorum; ekmeğin alın teriyle mayalandığı bu ovada, ne kadar haykırsam da o dev ırgatın elleri hiçbir zaman durmayacak. Bir kuş olup tek tek emeklerinin çalındığını fısıldasam bile kulaklarına, günah işlemişçesine tövbe edip devam ederler çalışmaya. Boğazlarından geçen bir lokma ekmeğe bile minnet duyarlar, kaldı ki onlara iş verenlere başkaldıracaklar. Çalınan paraları manşetlerde bas bas bağırırken tüm gazeteler, her şeyin temelinde yatan alın terinin oluk oluk çalınmasına göz kapatıyor. Para kimin elindeyse kuklaları o devralıyor, kuklalar habersiz kader deyip geçiyor kimi zaman. Evet kader, kuklaları elinde tutanların yoksaydığı bir kavram. Elbet onların da bir gün kapısını çalacak.

 At arabası dev ırgatın elinde ilerlemeye devam ediyor. El aniden kalksa tutunduğu yerden, bıraksa yüzyıllardır bırakmadığı toprağı; at arabası nasıl da biçare yuvarlanır toprağın altına, diye geçiriyorum içimden. Biliyorum, tüm damarları bir akmadıkça yerinden zerre kıpırdamaz. Güneşin birliği zulasında getirdiği günde, o el bir hayli canlanacak ve korkuyorum ki o gün bir hayli geç olacak.

 At arabası ardındaki toz bulutunu da yanına katarak bir ağacın dibine yanaşıyor. Daha inmeden tanıyorum: Halim Ağa, buraların sahibi. Ağacın dibinde kafası nadasa bırakılmış gibi görünen, üstü başı yara bere içinde bir çocuk; annesinin kahvaltı için önüne koyduğu bir parça ekmek ve yeşil soğanla oynuyor. Halim Ağa derisi parlatılmış çizmeleriyle yanaşıyor yanına:

-Ekmek nimettir, hiç oyun olur mu yavrucuğum? Sen bilir misin onun ne zor yapıldığını?

 Ekmeğin nimet olduğunu gayet iyi bilenler, bir şeyi unutuyor: Ekmeğin nimet olduğu kadar emek de nimettir, oyun olmaz...

Önceki ve Sonraki Yazılar