Abdurrahim Kılıç

Abdurrahim Kılıç

Edebiyat patronları ve yayınevi tekelleri-2

Geçen haftaki yazımda kısa bir giriş yaparak edebiyat ve yayıncılık sektöründeki son zamanlarda artan bazı çarpıklıklara işaret etmiş ve genel hatlarıyla bazı değerlendirmelerde bulunmuştum. Bu yazıda aldığım olumlu tepkilerin de etkisi ve talebiyle biraz daha konuyu derinlemesine irdeleyeceğim.

Yayıncılığın tekelleşmesi ve bazı bankaların da yayıncılığa el atmasıyla bunun daha güçlü bir rant alanına dönüşmesi sanırım kapitalist düzenin normal döngüsü içinde sıradan bir olgu olarak değerlendirilebilir. Neticede kâr hırsıyla “gölgesi satılacak ağaca” bile göz diken bir sistemi suçlayacak değilim.  Bu vahşi sisteme karşı durduğum yer de en azından çoğunuzun malumudur!

Fakat, edebiyat ve sanat alanının birinci halkası olan yazar, aslında bir “fikir işçisi”dir. Beyni ve yüreğiyle ürettiğini insanlığın hizmetine sunar. Bu üretimiyle daha gelişmiş, daha medeni ve daha adaletli bir dünyanın kurulması adına düş işçiliği yapar, toplumu aydınlatır, sanatın ve bilimin önünü açar. Bu yüzden hem yazar hem de üretimi değerlidir ve bu değer mutlak surette insanlara ulaştırılmalıdır.

İşte bu okura ulaşma sürecinde yazarın tercihleri, kişiliğini, duruşunu ortaya koyar. Yanlış anlaşılmasın elbette her yazar en güçlü yayıneviyle çalışmakister. Burada açıklamak istediğim yazarın kendini pazarlama ve konumlandırma yaklaşımıdır. Kendini hem okurundan hem de diğer yazarlardan başka bir yere konumlandıran, kendini sırça köşklerde sanan, egosu şişik bir kişilikten söz ediyorum. Bu konumlandırış her zaman sıkıntılara ve yanılgılara açıktır. Bunun en güzel örneği yakın zamanda yaşanan Hasan ali Toptaş örneğidir. Sanırım ülkede yaşayan birçok ünlü(!) yazarın o süreçte uykuları kaçmıştır!

Yayıncıların elbette yazarın özel hayatındaki yaşanmışlıklarda sorumluluğu olamaz. Fakat kimlerle çalıştığını da az çok bilmek ve misyonuna uygun adımlar atmakla da sorumludur. Mesela hep merak ederim, şu büyük yayınevlerinin editörleri nasıl seçiliyor, editör seçme kriterleri nelerdir? Editör bir çeşit redaktör müdür? Yoksa gerçekten bir edebiyat ve kitap ajanı (menajer) görevi görerek yazara hem içerik hem biçim hem de yayıncılık konusunda ön açıcı bir kılavuz mudur? Ya da yayınevine yazarlar, şairler tavlayan bir avcı mıdır? Merak ettiğim için soruyorum. Tanıdığım birçok editörün niteliklerine bakınca ne yapayım merak ediyorum.

Geçen yazıda edebiyat ödüllerine kısaca değinmiştim. Meğer ne çok muzdarip varmış. Aynı konularda defalarca jürilerde yer almış şair Veysel Çolak da, hiçbir jüride yer almamış şair Mustafa Güçlü de ilginçtir aynı şikayetlerleyazılar yayımladılar. Ama herkesin ortak kanaati başta şiir ödülleri olmak üzere birçok ödüllerin dağıtılmasında bu kafa kol ilişkileri ve yayınevlerinin etkisinin aşikâr olduğudur.

Kendi iktidar alanını oluşturan güçlü yayınevleri, ödül jurileri üzerinde de hegemonyasını kuruyor, kendi yayınevlerine bağlı yazarların bu ödülleri almasını sağlıyor. En azından şiir ödüllerini çok yakından takip ediyorum ve ödüljurilerinde yer alan bazı yazarların da bu itiraflarda bulunduğunu gayet net biliyorum. Üstelik ödül jurilerinin ödül verme gerekçeleri de artık inandırıcı gelmiyor. Mesela birincilik ödülü verilen bir şair için “…dile sağladığı yeni anlatım olanakları gerekçesiyle…” diye açıklama yayımlanmıştı. Kitabı tam üç kez okudum, ama o “…anlatım olanağı…” nedir, bulamadım! Bir başka şair için “…toplumcu şiir…”tespiti yapılarak birincilik ödülü takdim edilmişti, ama şairin kendisi bireyselşiirler yazdığını ve şiirinde hiç de toplumsal kaygı yaşamadığını ifade etmişti, kitapta da bir tek dize toplumsallık yoktu.

Edebiyat eleştirilerim sanırım daha da devam edecek, devamı gelecek hafta, saygıyla…

 

 

Bu yazı toplam 548 defa okunmuştur
Önceki ve Sonraki Yazılar