EŞİKTEN SONRA
Yerli Yerinde Bir Hayat
Kadın sabahları erken uyanıyordu. Alarm çalmadan, acele etmeden. Pencerenin önünde durup şehre baktığında, her şey olması gerektiği gibiydi. İnsanlar işe gidiyor, ışıklar yanıyor, gün kendi düzeninde akıyordu. Onun hayatı da öyleydi. Uzun yıllara yayılan bir evlilik, büyütülmüş bir çocuk, yapılmış görevler, tutulmuş sözler. Eksik yoktu. Ama fazlalık vardı.
Bu fazlalığın ne olduğunu uzun süre adlandıramadı. Sadece zaman zaman, hiç beklemediği anlarda içinden geçen bir ağırlık olarak hissetti. Bir yorgunluk değildi. Daha çok, uzun süre taşınmış ama artık bedene uymayan bir kabuk gibiydi.
Kadın olmak, çoğu zaman ses kısmaktı. Olgunlaşmak ise bunu normal saymayı öğrenmekti. Gençliğinde itirazları olmuştu. Soruları, çelişkileri, taşan cümleleri… Zamanla bunlar törpülenmişti. Hayat ona “böylesi daha kolay” demişti. O da inanmıştı. Anne olmuştu. Eş olmuştu. Toplumun içinde “düzgün” bir yer edinmişti. Kendisinden geriye kalan şeyin ne zaman arka plana çekildiğini fark etmemişti. Çünkü bu geri çekilme ani değildi. Yavaş, usulca ve neredeyse görünmezdi.
Değişim bir gün başladı. Ama özel bir günde değil. Kadın mutfakta tek başınaydı. Elinde bir bardak vardı. Su içmek için kaldırdı ama durdu. O an, zihninde hiçbir düşünce yoktu. Ne geçmiş, ne gelecek, ne yapılacaklar listesi. Sadece sessizlik. Bu sessizlik boş değildi. Aksine, canlıydı. Beyin sustuğunda, içeride başka bir şey konuşmaya başladı. Kelimelerle değil. Bir hisle. Burada mısın?
Gerçekten burada mısın?
Kadın ürperdi. Çünkü bu ses tanıdıktı. Uzun zamandır duymadığı ama hep bildiği bir sesti. Bastırılmamış, yönlendirilmemiş, başkalarının beklentisiyle şekillenmemiş bir ses. Kendisine aitti.
O günden sonra bu sessizlik tekrar tekrar geldi. Yürürken. Bulaşık yıkarken. Gece uyumadan önce. Kadın fark etti ki zihni sustuğunda, beden konuşuyordu. Gerginlikler, sıkışmalar, huzursuzluklar… Hepsi bir şey anlatıyordu. Şunu anladı: Hayatı boyunca doğruyu yapmaya çalışmıştı ama doğruyu kimin için yaptığını hiç sormamıştı.
Bu fark ediş bir aydınlanma değildi. Daha çok, gözlerin karanlığa alışması gibiydi.
Yıkmadan Çözülmek
Kadın hayatını yıkmadı. Gitmedi. Her şeyi terk etmedi. Ama içinden bazı şeyleri sessizce çıkardı. Her düşünceye inanmadı. Her suçluluk hissini ciddiye almadı. Her beklentiyi taşımadı. Beyninin otomatik tepkileri azaldıkça, içindeki alan genişledi. Sessizlik artık korkutucu değildi. Aksine, yön göstericiydi. Dönüşümün acı veren kısmı şuydu: Bazı şeylerin ona ait olmadığını kabul etmek. Ama bu acı, temizdi.
Olgunluğun Yeni Anlamı
Olgunluk artık onun için katlanmak değildi. Anlamak da değildi. Olgunluk, kendini geri çağırmaktı. Artık daha az konuşuyordu ama daha netti. Daha az açıklıyordu ama daha gerçekti. Bazı ilişkiler sığlaştı, bazıları derinleşti. Kadın ilk kez şunu hissetti: Değişim, yeni bir şey eklemek değil; zihnin gürültüsünü azaltmaktı. Beyin sustuğunda, insan kendini hatırlıyordu.
Bir akşam aynaya baktı. Yüzü değişmemişti. Çizgiler yerindeydi. Ama bakış… oradaydı. Hayat hâlâ belirsizdi. Sorular bitmemişti. Ama artık bu belirsizlik onu korkutmuyordu. Çünkü dönüşümün bir hedef değil, canlı bir süreç olduğunu biliyordu.
Kadın şunu anladı: İnsan kendini dönüştürmez. İnsan, kendini örten gürültüyü susturur. Geri kalan zaten oradadır. Ve eşik, insanın dış dünyasında değil; zihninin sustuğu o ince aralıkta başlar.
Türkçe karakter kullanılmayan ve büyük harflerle yazılmış yorumlar onaylanmamaktadır.