Zeynel Hebun Güler

Zeynel Hebun Güler

Hayat-ı Alil(8)

Rüya görmek, insanın doğasında mevcut olan bir şeydi bildiğim kadarıyla. Şimdiye kadar yeryüzünde nefes almış her insan, rüyayı deneyimlemişti zannımca ve gördüğü rüyada da yaşamına dair anlamlar aramıştı. Rüyadaki her bir nesne geleceğe dair bir uyarı olabilirdi. Çünkü insanlara göre; insanda olan, yine insana dönüktü. İnsan denen varlık, geleceğini birtakım afyonlarla uyuşturmak için can atardı.

 Başucumda kitaplarım, takım elbisem ve kalemlerimle uyuduğum o gece ben de bir rüya gördüm. Daha önce de birçok rüya görmüştüm ama hepsi günlük yaşantımdan kesitleri andırır gibiydi. Rutin hayatımın, rutin rüyalarıydı daha öncekiler. Şimdi ise hayallerime birden çok adım atıp rutinlikten sıyrılmaya başlamıştım ve belki de bundandır ki o gece uykuya daldıktan sonra çok değişik bir rüya gördüm. Başka biri görse belki de basit bir rüya olduğunu zannedip umursamazdı; ama ben, henüz 5 yaşında olan bir çocuk, bu rüyadan çok etkilendim.

 Dış cephesi kerpiçten, iç duvarları da kireçten ibaret olan; huzur, acı ve kimi zaman da mutluluk dolu, yani duygu tezatlığının merkezi, olan evimizin içinde, yer yatağımda uyuyordum yıllardır olduğu gibi. Yıllardır olduğundan tek bir fark vardı: bu gece hayallerime biraz daha yaklaşmıştım, bundandır ki saf bir mutluluk vardı içimde. O mutlu gecede gördüğüm rüya işte böyleydi: Evimizin dağa bakan penceresinin dibinde, normalden farklı olarak; yıpranmış, ahşap bir masa vardı. Masanın üstünde mavi bir kalem, bir tomar kağıt ve dolu bir mürekkep hokkası vardı; önündeyse en az onun kadar eski bir ahşap sandalye. Yavaşça oturdum önümdeki sandalyeye nedenini bilmeden; ki zaten rüyalar, içime hep ikinci bir benliğimizin olduğu şüphesini düşürürdü. Kafamı kaldırıp yavaşça pencereden dışarıya baktım. İlkbaharın ilk demleri gibi geldi gözüme; kuşlar sanki kışın içinde oldukları kafesten kurtulmuş gibi neşeyle şakıyor, yeni tomurcuklanan ağaçlar ritmik hareketlerle sağa sola salınıyordu. Ellerim hüzünlü bir yavaşlıkla masadaki kalemi aldı, başladım bomboş olan kağıda bir şeyler karalamaya. Bilmediğim bir dilin sözcükleriydi bunlar, yahut böyle bir dil bile yoktu. Ne yazıyordum bilmiyorum lakin muhtemelen hüzün içerikliydi, yazma tarzımdan anladığım kadarıyla. Bir sayfayı dolduracak kadar yazdım ve ardından kafamı çevirip odanın ardımda kalan kısmına baktım. Gördüğüm dehşetengiz manzara karşısında şok olmuştum, rüyadayken bile etkilenmiştim. Odanın diğer tarafında; annem, babam ve kardeşlerim vardı. Annemle babamın kolu incir dallarıyla bağlanmış, kardeşlerim ise gövdelerine kadar yeşil incir içerisindeydiler. Onların bu trajik görüntüsü, bağırdıklarını gösteriyordu; ama aksi olarak hiçbir ses gelmiyordu kulağıma. Normal hayatımın aksine, umursamaz bir tavırla masaya döndüm. Tekrar yazmak için kalemi elime aldım; elim, vücudum, bedenim ne kadar da umursamazdı rüyada. Şimdiye kadar mürekkeple yazdığım kâğıtta, şimdiyse kandan harfler beliriyordu. İçimi ürpertmişti bu korkunç görüntü. Bu kez yazdıklarım Türkçeydi; ki ne yazdığımı, birkaç yıl sonra yazmayı öğrenince anlayacaktım. Tam o esnada babamın bağırma sesi geldi kulağıma: “Alil, ruhun incir ağacının altında!” İncir dallarıyla bağlı babam, son olarak bunu söyledi bana o dehşet uyandıran rüyada.

 Nefes nefese uyandım uykudan. Gördüklerimin rüya olduğunu anlayınca rahatladım ve başımı tekrar sertleşmiş yastığıma koyup pencereden gökyüzüne baktım. Kendimce gördüğüm bu rüyayı anlamlandırmaya çalıştım ama kafamın içinde atılan bir kördüğüm gibiydi. Rüyalar, hayatın bir oyuncu gibi farklı kostümlerle karşımıza çıkması mıydı yoksa sadece basit bir bilinçaltı oyunu muydu? Bilmiyordum. Gerçi birçok şeyi bilmiyordum. O gece, sabaha kadar şu söz çınladı kulağımda: “Alil, ruhun incir ağacının altında!”

-Zeynel Hebun Güler

Önceki ve Sonraki Yazılar