Abdurrahman Yel

Abdurrahman Yel

İlk Alo'nun üstünden 142 yıl geçti

Anlaşılır bir şekilde konuşmaları ilk aktaran telefon, Alexander Graham Bell ve Charles Sumner Tainter tarafında geliştirilen "Radyofon" isimli bir aygıttı. İki bilim insanı, bu aygıtla ilk başarılı denemeyi 15 Şubat 1880 tarihinde gerçekleştirdiler. Vericiyi Washington'da, 13. Cadde'deki Franklin Okulunun tepesine koymuşlardı. Tainter, ahizeyi eline alarak konuşmaya başladı: “Bay Bell… Bay Bell…. Beni duyabiliyorsanız lütfen pencerenin önüne geçip şapkanızı sallayın!” Az sonra Graham Bell 14. Cadde'de bulunan laboratuarının penceresine geldi, elinde şapkası vardı. Bir an durdu, sonra şapkasını salladı. Böylelikle telefonun hayatımıza giriş süreci başlamış oldu.

Acaba Bay Bell, şimdiki akıllı telefonları görebilseydi ne düşünürdü. Çamaşır yıkamanın dışında her şeyi yapabiliyor diyecektim ki uzaktan uygulamalarla çamaşır makinelerini çalıştırdığını da hatırlayınca durdum. Telefon, yetişkin ve çalışan bir insan için belki de vücut organları kadar gerekli bir önem arz etmeye başlamış durumda. Geçmişteki koca koca televizyonlar, kameralar, fotoğraf makineleri, videolar, teypler… Hepsi bir arada. Banka şubesi, vergi dairesi, nüfus müdürlüğü… Telefon, her şey olmuş durumda. Sosyal medya platformları ile ciddi bir gelir ve iletişim kanalı pozisyonunda telefonlar. Kısacası, telefonu bir insanın elinden alırsan kolunu, kanadını kırmış oluyorsun. Bu denli önemli bir işleve sahip olan bir aygıtı muhtemelen, Graham Bell bile hayal edememişti. Çok kolay, hayatın her anını kaydedebilen çok amaçlı bir işlevsellikle hayatımızda yer edindi telefonlar. Peki, bu denli işlevsel bir aleti ne kadar doğru kullanabiliyoruz? Bu anlamda ciddi açıklarımız söz konusu. Avantajları çok iken dezavantajları da yadsınamayacak kadar fazla.

Henüz iki yaşından itibaren, özellikle ebeveynler, çocuklara yemek yedirebilmek için telefondan müzik, oyun, çizgi film açıyorlar. Böylelikle telefon önce ihtiyaca sonra da bağımlılığa dönüşüyor. Bu bağımlılık vücuda direkt geçen bir madde ile oluşmadığı için mücadelesi de oldukça zor. Sürekli telefonla zaman geçiren çocuklar telefonlarını zaman zaman yanlış biçimde de kullanabilmektedir. Son dönemde yapılan araştırmalar, siber suçların diğer tüm suçların toplamından daha fazla bir orana sahip olduğunu ortaya koymuştur. İzinsiz çekilen görüntüler ve bu görüntülerin paylaşılması elbette toplumun her hücresinde olumsuz etkiler yaratıyor. Okullarda bu durum akran zorbalığı olarak ortaya çıkıyor. Gencecik bazı öğrencileri zorbaya, bazılarını ise zorbalığa uğramış kurbana dönüştürüyor. Aileler, çocuklarının güvende olduklarını bilmek için onları telefonsuz şekilde dışarı göndermek istemiyor. Buna çocukların marka merakı da eklenince teknolojik açıdan en kaliteli telefonların alınması kaçınılmaz oluyor. Bildirimlerin sürekli açık olması başta derslere motive olmada büyük engel teşkil ediyor. Bu durum öğrencilerin hem akademik hem sosyal hem de ruhsal anlamda gelişimlerini olumsuz etkiliyor ve risk oranını oldukça artırıyor. Uzun süreli işleri yapamaz ya da yaptıkları işlere konsantre olamaz hale geliyor çocuklarımız. Veliler için bu durum tam bir paradoks. Ne yapacağını şaşıran ebeveyn, çoğu zaman çocukları ile yaşamış oldukları bu sıkıntıları geleneksel yöntemlerle halletmeye çalışıyor. İlk olarak da çocuklarından telefonlarını almakta buluyor çareyi ancak bu adım, problemi daha da derinleştiriyor. Son dönemde bize gelen problemlerin başında bu çatışma hali var. Maalesef durum şu an toplumsal gelişimi de olumsuz etkilemekte ve bir ailede çıkan sorunlar çevreye de yansımakta.

Milli Eğitim Bakanlığı okullardaki ödül ve disiplin yönetmeliğinde bir değişikliğe gidip izinsiz çekilen görüntüler ve bu görüntülerin paylaşılmasını disiplin suçu olarak yönetmeliğe ekledi son süreçte. Önemli bir hamle olarak görüyorum bunu ve kesinlikle faydası olacağına inanıyorum bunun. Zira son dönemde okullarda öğrencilerin, kendi rızası olmadan çekilen bu görüntülerle tehdit edilmesi kurbanlarda ciddi travmatik sonuçlar doğurmakta. Nitekim bir kız çocuğumuzun okulda çekilen fotoğrafları kullanılarak ve hiç bir olumsuz durum yokken intiharın eşiğine getirilmişti. Bu fotoğraf, çıplak bir kadın fotoğrafına montajlanarak kendi akranları tarafından önce tehdit edilmiş sonra da yakın çevresindeki insanlara, montajlanmış fotoğrafı servis edilmişti. Yaşanan bu durum, dersleri ve arkadaşlık ilişkileri iyi olan bu kızcağızın hem akademik hem sosyal hem de ruhsal dünyasını alt üst etmişti. Hayatını büyük bir kaosa dönüştürmüştü. Buradan döndürmek çok zor.

İşler buralara varmadan önlem almakta fayda olacaktır. Dünyanın her yerinde olduğu gibi bizde de önleyici çalışmaların, tedavi edici çalışmalardan önce gelmesi gerekiyor. Biz, ölülerimiz için "Kafası taşa değdiği zaman öldüğünü anlıyor." diyoruz. Bu söz, aklımızın sonradan başımıza geldiğini ne de güzel anlatıyor değil mi? Bu algıdan kurtulmamız gerekiyor ve artık sorun giderici değil sorun engelleyici yaklaşımın çok daha kolay olduğunun farkına varmamız gerekiyor.

Önceki ve Sonraki Yazılar
YAZIYA YORUM KAT
UYARI: Küfür, hakaret, rencide edici cümleler veya imalar, inançlara saldırı içeren, imla kuralları ile yazılmamış,
Türkçe karakter kullanılmayan ve büyük harflerle yazılmış yorumlar onaylanmamaktadır.