Zeynel Hebun Güler

Zeynel Hebun Güler

Payzen

''İnsanlar yalnızca yaşamın amacının mutluluk olmadığını düşünmeye başlayınca mutluluğa ulaşabilirler.'' -George Orwell

Düşünüyorum. Ahvali mordan daha koyu bir renk almış mor renkli demir ranzamın üzerinde, yara bere dolu ayaklarımı bir sansür aracı olarak kullandığım yorganla örterek düşünüyorum. Sanki tüm yaşamımı izleyen bir çift gözden saklıyorum ayaklarımı. Sanki bisikletten düşmüşüm de annemden gizliyorum gibi. Ayaklarım, yüzyıllardır sonu belli olmayan bir yolda yürüyormuş gibi yorgun; kollarım, asırlık çınarların zor bela yaşayan dallarını andırıyor. Üzeri kadife çiçek işlemeli yorganımın üstünde defalarca okuyup ezberlediğim bir kitap: Hasretinden Prangalar Eskittim. Ben demir ranzamda uzanıyorum, dünya dönüyor, hayat devam ediyor. Aklıma birkaç dize takılıyor kitaptan ve ben yine kayboluyorum o dizelerin içinde, arşa çıkıyor bedenim. Demir ranzadan arşa yükseliyor yüreğimde kopan kum fırtınaları. Yaşamak, dışarıda gürül gürül akan bir dünya varken birkaç satıra tutunup akıntıdan sıyrılmaktı belki de.

Duvardaki döküntüler, boyanın gizlediği gri betonu yer yere açığa çıkarmış. Gitgide griye bürünüyor odam,derisinideğiştiren bir yılan gibi daha zalim bir grilik kaplıyor yıllardır duran beyaz rengin yerini. Grileştikçe daha da yiğitleşiyor, kabarıyor, can geliyor odama; kendini tek başına bir kıta sanmaya başlıyor. Ranzamınkarşısında bağlamam bir çiviye asılı duruyor. Duttan oyma, teknesinde kuru bir gül, gençliğimi taşıyor sırtında. Henüz yirmisini doldurmamış parmaklarım, hâlâ üzerinde geziniyor ben o yana baktıkça. Bağlamayla birlikte parmaklarım da asılı duruyor duvarda.Bilmem kaç yıl etti üzerindeki teller titremeyeli. Oysa eskiden bir rüzgar değse ne afat bir türkü çıkardı gövdesinden. Kulaklarımdan girip bahar getirirdi yüreğimin güneş görmeyen ücra köşelerine.Artık duyulmuyordu o türküler, duvarda asılı duran ellerimin kanı çekilmişti belki de. Pencerenin korkulukları artık beni değil de grileşen odanın kabaran kibrini koruyor. Tahta penceremin camları yaşarmış bir çift göz gibi bulanık gösteriyor dünyayı. Üzerindeki çatlaklar geçmişimi hatırlatıyor her bakışımda. Pencereyi her açtığımda bulanık bir gökyüzü doluyor içeri. O gökyüzü, önce odama sonra ciğerlerime doğru uzun bir yolculuğa çıkıyor. Tüm dünyayı akciğerlerimde işleyip yaşadıklarımı anlatmak istiyorum. Ama biliyorum, tüm dünyayı kaburga kemiklerimden bir kafesin içine de koysam anlaşılmayacak. Beni anlaşılmamak değil, anlaşılamayacağını bilmek yoruyor kimi zaman.Pencerenin önünde sırtını korkuluğa dayamış saksılar yatıyor . Saksılarda kimi geceler kendini gösterip sonra kaybolan akşamsefası, kahverengi saksılardan yaşama sevinci aktarıyor yüreğime.Güneşe minnet eylemektense karanlıktan besleniyor sanki. Ranzamın karşısında, pencerenin dibinde,kırılan köşelerini bantlarla onardığım çiğ ceviz yeşilliğinde bir masa duruyor. Üzerinde birkaç kaset, çokça kitap ve kalemler bir de kasetlere can veren bir kasetçalar. Masanın hemen yanında da ranzamla aynı tonda bir kitaplık duruyor. Bazı raflarının kitaplardan beli bükülmüş, sırtını duvara dayayarak geçiriyor günlerini. Ben bile taşıyamıyorum o kitapların yüklerini kimi zaman, birkaç çivi ve çokça tahtadan bunu beklemek gülünç geliyor. İnsan, uzaktan baktıkça gülünç bir varlıktır haddi zatında. Ancak yaklaşınca anlar insan birbirinin hüznünü. Ve anlar ki aslında insan, hüzünlendikçe insandır.

Birkaç Ahmed Arif dizesiyle bitiriyorum günümü ve her gece başımı yasladığım cehenneme geri dönüyorum.

“Evet, ağlamaklı oluyorum, demdir bu.
Hani, kurşun sıksan geçmez geceden,
Anlatamam, nasıl ıssız, nasıl karanlık...”

Zeynel Hebun Güler

Önceki ve Sonraki Yazılar