3 AĞUSTOS VE HAYAT KADININ DRAMI

‘’Hayat, 26 yaşlarında sekiz yıllık evliliği olan bir Yezidi kadınıdır. Eşi Demo ve iki erkek çocuğu ile Şengal’de mutlu bir hayatları vardı. Çocuklarından biri altı diğeri dört yaşlarındaydı. Büyüğünün ismi Welat, küçüğünün ismi ise Zınar’dı. Öğlen üzeri telefon çaldı. Demo lavaboda yüzünü yıkıyordu. Hayat telefonu aldı eline. Yakın köydeki akrabalarından biriydi arayan. Ne selam ne de kelam verdi. Bir an önce meramını anlatmak istediği anlaşılıyordu. Heyecanlı bir ses tonuyla; “Çabuk kaçın. DAİŞ,Şengal'e doğru geliyor. Herkesi öldürüyorlar. Kadınları kaçırıyorlar.” dedi ve telefon kapandı.’’ şeklinde bir bölüm ile anlatmaya çalışır Yezidiler’in yaşadığı 73.fermanı Kobanê kitabının yazarı Ali Oruç. Yezidilerin’’73.Ferman’’ dedikleri soykırımın beşinci yılındayız. Hiç kuşkusuz Yezidilerin yaşadıkları bu dramı anlatan çok şey yazıldı, çizildi. Birçok etkinlik düzenlendi bu konuda. Hatta Nadia Murad adlı genç bir Yezidi kadını; ‘’Esaretimin Hikayesi ve İŞİD’le Mücadelem’’ adıyla yazdığı bir kitap ile 2018 yılı Nobel Barış Ödülü’ne de layık görüldü. Birleşmiş Milletler Güvenlik Konseyi Üyeleri nezdinde adaletin sağlanması için görüşmelerde de bulundu.

Yezidilerin yaşadığı bu dramatik tablonun sonuçlarına bakıldığında aslında yaşanan soykırıma ilişkin birçok veri de verecektir bize.Beş binden fazla Yezidi’nin katledildiği,altı bine yakın kadın ve çocuğun esir alınarak cinsel saldırıya maruz kaldığı soykırımın etkilerinin hala sürdüğü görülüyor.Biz bu konuda yukarıda da adı geçen ‘Kobanê’ adlı kitaptan kimi bölümler alarak yaşanan dramı anlatmayı,böylesi bir yöntemle de yaşanan acıların ancak doğru deneyimlenerek aşılabileceğini yazarımızın diliyle anlatmayı hedefledik.Hayat Kadın şahsında anlatılan Yezidi Kadınıdır.Yaşanan acılar ise Yezidiler başta olmak üzere bu coğrafyada yaşayan kadim halkların ortak acısıdır. Kaynağını tarihin derinliklerinden alan ve bugün yok olmayla karşı karşıya bırakılan bölgenin kadim halklarının dili olmaya çalışan Hayat kadının hikayesi aslında hepimizce doğru anlaşılması gereken,derslerle dolu bir hikayedir.

’’Hemen hazırlandılar. Arabaları vardı. Arabalarına binip yola çıktılar. İlçeden dışarı çıkacakları sırada, peşmergeler yolu kesmişti. Kimseyi dışarı bırakmıyorlardı.Peşmergelerin olup bitenler konusunda haberi vardı.Olası bir göçü engellemeye çalışıyorlardı.Telaşlı bir ruh haliyle oradan kaçmaya çalışan Yezidi ailelerin araçlarını tek tek durduruyor,telkinlerle geri çevirmeye çalışıyorlardı.Aynı şey Hayat kadın ve ailesinin de başına geldi.Peşmergelerce durduruldular. Peşmerge komutanı olduğu belli olan biri onlara yönelik bir konuşma ile; “Şehri bırakmayın. Biz buradayız. Sizleri koruruz. Herkes evine geri dönsün...” dedi Ne yaptılar ise kentten çıkışlarına izin verilmedi. Bu durum sadece onlar için değil, arkalarından gelen yüzlerce araçtaki bütün ilçe sakinleri için geçerliydi. Arabalar sıra sıra ilçe dışına çıkmayı bekliyordu.Böylece ilçeyi terk etmek isteyen yüzlerce aile geri gönderildi. Kimseyi şehir dışına bırakmadı peşmergeler. İlçe dşına çıkabilecekleri bütün yollar tutulmuştu. Arabayla kaçmak zordu. Tekrar evlerine geri döndüler.Yemeklerini yediler. Akşam yataklarını serdiler ve güven içinde geceliklerini giyindiler. Ama içleri rahat değildi. Yüreklerinde bir sızı vardı. Anlatımı zor bir his, bir duygu damarlarında akıyordu. Evin içerisinde bilinmeyen ve görünmeyen bir korku hayaleti geziniyordu. Mutluluğu ve tadı olmayan bir gece..! ‘’diyerek yaşanan tabloyu bütünüyle ortaya koyan kitap aslında 5.yılına girdiğimiz fermanı hazırlayan nedenleri bütün detaylarıyla ortaya koymaktadır.Hiç kuşkusuz amacımız burada yaşanan kimi sorunları eşmek ya da suçlu aramak değildir.Okurlarımızın gözünde yaşanan bu dramı biraz daha canlandırmak için kitaptan kimi anekdotların alınarak konunun detaylarına ilişkin okurların bilgilendirilmesi amaçlanmaktadır.

‘’Hayat, alelacele Demo'yu uyandırdı. Bir heyecan, bir panik başını alıp gidiyordu. Ölüm ana sığınmıştı. Demo uyku mahmurluğu ile uyandı. Hayat hazırlanırken, Demo ise bitişikteki abisinin evine koştu.Onları uyandırdıktan sonra aynı hızla geri döndü. Birkaç altın ve biraz paraları vardı. Onları da yanlarına aldılar. Çocukları uyandırdılar, elbiselerini giyindirdiler.Çocukların acıkabileceğini de düşünerek yanlarına ekmek vb şeylerde aldılar. Başkada bir şey yanlarına alamadılar. Kapıyı kapattılar, kilitlediler, tüm ev eşyaları ve arabalarını bırakıp, yola çıktılar.Saat gecenin üçüydü. Büyüdükleri, yaşadıkları sokak ve evlerin önünden gizlice şehrin dışına çıkmaya çalıştılar. Onlardan başka da kaçanlar vardı. Büyüdükleri şehirden kaçıyorlardı. Yıllardır biriktirdikleri emeklerinden kaçıyorlardı.Ölümden kaçıyorlardı.Yakın akraba olan üç aile birlikte yola çıktılar. Aslında bu anlarda akrabalık bitiyordu. İnsan kendi bencilliği ile vicdanı arasında kalıyordu.Oğulun; annesini, annenin ise çocuğunu bıraktığı anlardı böylesi anlar.İnsanın yalnızlaştığı anlar. Yalnızlığın kurtuluş olduğu zamandı.’’ Kurtuluşu ancak kaçmakta bulan ancak yaşamlarını iadme ettirebilecek ihtiyaçlarını dahi yanlarına alamadan kendi yaşadıkları kentten soykırıma uğramamak için adeta gizliden kaçarak kurtuluşu amaçlayan Hayat Kadın ve ailesinin dramı ancak roman tadında okunabilecek bir kitap ile anlaşılabilecektir.Aynı duyguları yaşayabilmek,aynı duyguları hissedebilmek için Hayat Kadının yaşadığı dramdan anekdotlar vermeye devam ediyoruz. ‘’DAİŞ şehre girmişti. Şehrin dışına çıktılar. Araziye vurdular kendilerini. Demo iki oğlunu kucağına almıştı. Yaşlı babası da vardı. Eşi hamileydi. Kaplumbağa gibi yürüyorlardı. Defalarca düşüp katkılar. Sayısız insan, gecenin köründe yönünü dağa vermişti.Sabaha doğru Geliye Deriye Ezman köyüne vardılar. Susuzluktan damakları kurumuştu. Demo ve Hayat takatten düşmüşlerdi. Yumuşak bir yatak, biraz yemek, içecek,ellerini yüzlerini yıkacak su istiyorlardı.Suyu buldular.Susuzluklarını giderinceye kadar kana kana su içtiler. Bir ağacın gölgesinde dinlendiler. O gün yanlarındaki bütün ekmeği aralarında bölüşerek bitirdiler. İki gün köyden ekmek aldılar. Köyde giderek boşalıyordu.İlçe boşalmıştı.Hayalet bir kenti andırıyordu. İlçe sakinlerinin kimisi kaçmış, kimisi tutuklanmıştı. Demo'nun babası hastalandı. Yaşananları kaldıramıyordu artık. Olanlara tahammülü kalmamıştı. Vahşeti duydukça öfkeleniyordu. Üçüncü günde vefat etti. Yapacakları bir şey yoktu. Ne doktor getirtilebiliyor ne de ilaç bulunabiliyordu.Çaresizlik yaşamın adı olmuştu.Gözyaşları bile anlamsızdı. Acılar deniz dalgası gibi, birbirini izliyordu. Hemen orada toprak kazdılar. Yaşlı adamı kazılan çukura yerleştirdiler elbiseleriyle birlikte. Başka hiçbir şey yapamadılar. Elleriyle toprak kazdıkları gibi elleriyle de toprak üzerine attılar.’’ Yaşamın bu denli zorlaştığı bir gerçeği yaşayan Yezidilerin yaşadıkları soykırımın boyutunun anlaşılması açısından referans aldığımız Kobanê kitabına başvurmaya devam ediyoruz.’’İçinde Peşmergelerin olduğu araba, Zınar'a vurup geçti. Zınar bir top gibi fırlayıp yolun diğer tarafına düştü. Yamaçtan aşağıya doğru yuvarlandı. Araba durmadı. Arabanın içinde yedi peşmerge vardı. Sadece kaçmaya kilitlenmişlerdi. Öyle ki önlerine geleni ezip geçeceklerdi. Yollara savrulan, dağlarda düşüp kalan kadın

ve çocukları toparlayıp götürmeleri gerekirken, kaçıyorlardı. Dünyanın hiçbir ordusu halkına böyle yapmazdı.Halkına böylesi bir onursuzluğu reva görmezdi.Korkak olan peşmerge değildi. Korkak olan onları yönetenlerdi. Elit kesimin ihanetiydi bu ihanet. Peşmergeye ‘savaşmayın’ emri verenlerdi asıl korkaklar. Kürdistan coğrafyasının gelirini kendi ailesinin çıkarları için kullananlardı. Kürt kızları, kadınları peşmergeyi beklerken, peşmerge onları vahşi insanların pençesinde bırakmıştı. Bunlar Kürt peşmergeleri olamazdı. Çocuğu almadan, çocukla ilgilenmeden, arkalarına dahi dönüp bakmadan, araçlarının hızlarını düşürmeden kaçtılar. Olanları gördüler ama görmemezlikten geldiler. Korkunç bir tabloydu. Bir hayvan bile yuvasını, yavrularını direnmeden bir nefeste bırakamazdı ki, bırakmıyordu da. Oysa peşmergeler utanmadan, sıkılmadan arabalarına binip kaçmışlardı.’’ Yaşadıkları soykırımlarda başta bölgenin egemen güçleri olmak üzere,komşu güçlerce de yalnız bırakılan Yezidi halkının yaşadığı soykırımlarda çoğu zaman dayanabileceği bir dost bulamadığını da anlıyoruz yukarıdaki anekdotlardan.Bir problemin olmadığı dönemlerde başta Kürt halkı olmak üzere bölgedeki diğer halklar ile de dostluklar kurmuşsa da savaş dönemlerinde çoğu zaman ihanete uğrayarak yalnızlaşmışlardır.Tarihinden buna ilişkin birço0k örnek verilebileceği gibi yukarıdaki anekdottan da anlaşılacağı gibi son yaşanan fermanda da durum pek farklı olmamıştır.

‘’Demo, çocuğuna doğru koştu. Kanlı bedenini kucağına aldı. Halen yaşıyordu. Sadece 'baba baba' diyebildi. Gözleri kapandı. Bir an önce yoldan uzaklaşmak istedi Demo.Çocuğunun o kanlı bedenini de kucağına alarak uzaklaşmaya çalıştı.Hayat olanları görmemişti. Eline bir sopa almış, zor bela yamacı tırmanıyordu. DAİŞ'in eline düşmemek için iman gücüyle yürüyordu. Zorlanıyordu. Gözleri kararıyordu. Elbiseleri ter içinde kalmıştı. Terden sırılsıklam olmuştu. Kendisinden başkasını düşünecek hali de, gücü de kalmıştı.Başı yarılmıştı çocuğun. Çeşme gibi kan akıyordu. Demo'nun elbiseleri kan içinde kaldı. Zınar'ın gözleri kapandı, Kanı çekildi, bedeni soğudu, yüzü kireç gibi oldu. Babasının kucağında, gözyaşları içinde can verdi. Onu koruyacak ordusunun kurbanı olmuştu. Vahşilerin ordusu onu öldürememişti, kaçanların ordusu onu öldürmüştü.Yüz metre kadar yoldan uzaklaştılar. Hayat bir ağacın gölgesinde oturdu. Bedeni şişmişti. Ayakları şişmişti. Yüzündeki teri sildi. Arkasına dönüp Demo'ya baktı. Kan içinde kalmış oğlunu gördü. Gözlerine inanmadı. Kalktı oturdu. Gözleri çocuk üzerine odaklandı. Olanları yeni fark etti. Yüreğinden bir çığlık koptu.Yüreği sanki dağlanmıştı. Bir yay gibi fırladı. Oğlunun üzerine koştu. DAİŞ' in sıktığı kurşunlardan yaralandığını sandı. Onlara beddualar yağdırdı. Ağzına geleni söyledi. Oğlunun kanlı bedenini göğsüne bastırdı.Demo yere oturdu, sırtını palamut ağacının gövdesine dayadı ve karşıdan görünen Şengal' e baktı. Şehre hüzün düşmüştü. Şehir bir mezarı andırıyordu.Şengal kan ve yalnızlık kokuyordu. Demo’nun gözlerinden çeşme gibi akan yaşlar kanlı gömleğinin üzerine aktı. Boğazı düğümlendi, bir çocuk gibi ağlamaya başladı.Sadece ağlıyordu. Ne bir şey söylüyor ne de görüyordu.Gözleri kararmış,dünyası başına yıkılmıştı.Welat, anasının kucağına kendini atmış o da ağlıyordu. Gözleri, yanakları kızarmıştı. Olup bitenlerin farkındaydı.Dün ihtiyarı toprağa gömmüşlerdi.Ancak bu kadar ağlamamışlardı.Ölümlerin her türlüsü ağır olmuş olsa da bugünkü kadar acı duymamışlardı. Gözyaşı dökmemişlerdi. Dağa tutunmuşlardı hala yaşam umutları vardı ama dağa bu günde kan damlamıştı. Hem de çocuk kanı… Ağlamaktan helak olmuşlardı. Sadece Zınar’ın ölümüne ağlamıyorlardı.

Kimsesizliklerine,sahipsizliklerine,viran olmuş yurtlarına ağlıyorlardı.Derviş-i Abdi’nin kalesinin bugün DAİŞ çetelerinin eline geçmiş olmasına ağlıyorlardı.Feryatları genç kızlarının başına gelenlereydi.Yurtsuz,topraksız kalmalarınaydı feryatları.Atalarını kaybetmişlerdi.Ruhlarını yitirmişlerdi.İsyanları bu çekirge sürüsüne karşı koyamamış olmalarınaydı.Zavallılıklarınaydı bu isyan. Susuzlukta yüzleri, dudakları çatladı, boğazları kurudu. Dökülecek gözyaşları kalmadı.’’ Hayat kadını ve eşinin yşadığı bu tablo aslında Yezidilerin yaşadığı soykırımın anlaşılması için bize fazlasıyla veri sunmaktadır.Bu konudaki örnekler çoğaltılabilir.Yazar Ali Oruç; Kobanê adlı kitabı ile bölgesel savaşların sonuçlarının bölgenin kadim halkları açısından varlıklarının yok edilmeyle karşı karşıya kalmak şeklinde yansıdğını gerçekte yaşanmış bu örnek ile işlemeye çalışırken;Yezidiler şahsında ortadan kaldırılmak istenenin toplumsal hafızamız olduğunu da örnekleriyle açıklamaktadır.Çünkü Yezidiler bu coğrafyanın İslamiyet öncesi kültürel mirasını taşıyan halklarından biridir.Yok edilmek istenen halklarımızın ortak mirasıdır aslında.Sadece kitaptan yapılmış kimi alıntılar dahi saatlerce üzerine düşünülmesi gereken birçok şeyin olduğunu gözler önüne sermektedir.Ki anlatılanlar yaşanan tablonun çok az bir kısmını içermektedir.Birazcık vicdanı olan,merhamet duygusu taşıyan bir insanın Hayat kadının çığlığından,haykırışlarından etkilenmemesi mümkün değildir.Bir 3 Ağustos’u daha geride bırakırken yaşanan bu dramatik tabloların bir daha yaşanmaması dileğiyle yaşamınız roman tadında olsun.

Önceki ve Sonraki Yazılar