Devletlerin Otoimmün Hastalığı
Tıp literatürü onu en sinsi vakalardan biri olarak kaydeder: Vekâleten Hastalık (Münchausen by Proxy).
Bir ebeveynin, çocuğunu gizlice hasta edip sonra onu iyileştirmek için hastane koridorlarında “kahraman kurtarıcı” rolüne soyunmasıdır bu. Çocuk zehirlenirken, ebeveyn toplumun takdirini ve çocuğun mutlak bağımlılığını kazanır. Bu, sevgi maskesi takmış bir cinayet teşebbüsüdür.
Bugün modern siyaset, tam olarak bu patolojik odanın içinde nefes alıyor.
İktidarlar, bir ebeveyn titizliğiyle toplumu sürekli bir “tehdit ve kriz” sarmalında, yani yoğun bakım yatağında tutuyor. Kendi vazgeçilmezliğini ise bu suni hastalıkları “tedavi eder gibi yaparak” pekiştiriyor. Burada kutsanan şey krizin çözümü değil; kriz anında şırıngayı elinde tutan elin kudretidir. Şifanın kendisi değil, ilacı veren elin imgesi kutsallaştırılır.
Bu düzende “dış güçler”, “beka sorunu” ya da “iç mihraklar” birer siyasi argüman değil; toplumun damarına düzenli dozlarla enjekte edilen zehirlerdir. Toplum ne kadar korkarsa, şifayı o kadar otoritenin gözlerinde arar.
Bir liderin hayali bir düşmanı ilan edip sonra onu “alt etmesi”, Münchausen sendromundaki ebeveynin çocuğun ateşini gizlice yükseltip sonra alnına ıslak bez koymasına benzer.
İyileşme hiçbir zaman tam gerçekleşmez; çünkü gerçek bir sağlık hali, “kurtarıcıya” olan hayati ihtiyacı ortadan kaldırır.
Otorite için toplumun ayağa kalkıp kendi yolunda yürümesi değil, yatağa bağlı kalıp minnet duyması esastır. Bağımsızlık bir risk, bağımlılık ise bir “istikrar” olarak pazarlanır.
Bu patolojinin en karanlık tarafı, düşmanın aynı anda hem çok güçlü hem de çok zayıf gösterilmesidir.
Düşman bizi yok edecek kadar devasadır — korkuyu diri tutar.
Ama her seferinde iktidar tarafından diz çöktürülecek kadar da acizdir — sadakati diri tutar.
Bu çelişki, toplumun zihnini sürekli bir halüsinasyon halinde bırakır.
Gerçek yapısal sorunlar — eğitimin çöküşü, adaletin kireçlenmesi, ekonominin kanseri — bu suni krizlerin gürültüsünde birer yan etki gibi geçiştirilir. Halk, asıl hastalığı olan yoksulluğu konuşmak yerine, üretilmiş bir “virüsle” savaşırken enerjisini tüketir.
Gerçek hasta aslında devlettir; ancak “doktor” rolündeki iktidar, kendi hastalığını itiraf etmek yerine reçeteyi halka, muhalife, akademisyene yazar.
Ve tam bu noktada sistemin iki hayati organı devreye girer: Medya ve yargı, bu hayali hastalığın raporlarını tutan sahte laboratuvarlara dönüşür. Teşhis baştan yanlış yazılır, sonuçlar baştan sipariş edilir.
Toplumun bir kesimi “hain” ilan edilerek marjinalleştirilirken, gerçekte yapılan şey toplumun bağışıklık sistemini kendi kendine saldırtmaktır.
Bu bir otoimmün hastalıktır: Vücut, kendi hücrelerini düşman sanıp yok etmeye başlar.
Muhalefet ise çoğu zaman bu kliniğin bekleme salonunda, hastanın iyileşmesini değil, şırınganın kendi eline geçmesini bekleyen bir stajyer doktor gibi davranır.
Hastalığın kaynağını sorgulamak yerine, “ilacı ben daha iyi veririm” yarışına girer.
Oysa mesele dozaj değil, bizzat teşhisin kendisidir. Toplum, iki tarafın da “hasta” dediği bir mahkûm olarak bu odada tutulur.
Bu döngüden çıkış, sahte kurtarıcının uzattığı o bulanık ilaç bardağını reddetmekle başlar.
Gerçek iyileşme, hayali canavarlarla savaşarak değil; bizzat şırıngayı tutan o “ebeveyn” eliyle yüzleşmekle mümkündür.
Unutulmamalıdır ki gerçek bir lider, toplumu sürekli krizle korkutan değil; topluma kendi sağlığını, özgüvenini ve ayakta durma cesaretini geri veren kişidir.
Aksi takdirde bu oda hiç boşalmayacak.
Ve bizler, iyileşmekten korkan bir hastanın çaresizliğiyle, her sabah damarımıza zerk edilen zehri “şifa” sanmaya; bizi hasta eden eli öpmeye devam edeceğiz.
Klinik açık kaldıkça, toplum bir yurttaş değil; yalnızca bir vaka dosyası olarak kalacaktır.
Türkçe karakter kullanılmayan ve büyük harflerle yazılmış yorumlar onaylanmamaktadır.