Murat Bozkurt

Murat Bozkurt

GAZZE OLAN KURTARILMIŞ KUDÜS-KADIN…

GAZZE OLAN KURTARILMIŞ KUDÜS-KADIN…

“Çanakkale’den İstanbul’a Bir Gülüş’ün yolculuğuyduk ikimiz de ve Gamzelerinden Asılmıştık Dünyaya Yeniden…”

“Ben Raskolnikov’um.”

“Bana her gün yeniden,

hoş geldin Raskolnikov deyin çocuklar,”

derdi öğretmen.

Sürekli “teşekkür ederim” diyen çocuklara kızarak:

“Teşekkür ederim demeyin,

seni seviyorum deyin,” derdi Leyla’n.

Bazen Raskolnikov’du,

bazen Leyla’n…

Bazen öğretmenin dilinde kırılan bir ad:

Raskolnikov.

Bazen dünyaya, uzaklara bedel verdiği kardeşti Leyla’n…

“Yaralarımıza sarılalım da gidelim,”

derdi onu çok özlediği gecelerde, yıldızlara bakarak…

Sabahları hep gülerek uyanırdı.

“Haydi Heidi,

Küçük Prens’e çay içmeye gidelim,

daha yıldızlar toplayacağız onunla,” derdi.

Dersler bitince,

gülüşlerinden doğurduğu öğlen güneşine bakıp fısıldardı:

“Haydi Raskolnikov…

Yaralarımızdan başka sığınağımız yok.

Sarıl da gidelim…”

Sonra durur,

en zor soruyu sorardı:

— Ama söyle raskoşum,

nereye gideceğiz?

Bir liman kaldı mı artık

yara almadan varabileceğimiz?

Balta Limanı mı dedin,

yoksa Alyona İvanovna’nın dairesine mi gidelim,

o zengin kurabiyelerden yemeye…

“Gidelim de nereye,

olursa olsun mu diyorsun şimdi?”

Hangi yağmurun gözyaşına dokunacağız,

yahut saat kaç…

Hangi saatte bizim de yaralarımızı

öperek iyileştirecek sevgili?

Kim bilir…

Bir kırmızı pazartesi olmasa da,

korkuya ve kırmızıya yakın bir pazartesiydi…

Okulun bahçesindeki yaşlı, beli bükülmüş kavak

yavaş yavaş sallanırken,

kavağa baktı önce, sonra da

Mecbure Hoca’ya döndü Leyla’n .

Gözlerinde iki damla telaş,

iki damla dünya vardı:

“Raskolnikov kadar masum olmak isterdim,” dedi,

“ama dünyanın adaletini sağlamak için

insan her zaman iyi kalamaz…”

Ve sustu.

Ölüm gibi bir susuştu bu.

“Cezaevimde çürüyen bir bedenin yanağında ben miyim,

yoksa aşkın külünde yanan sen misin?”

diye sorardı gecelerine,

yeniden dünyaya döndüğünde, kendine…

Leyla’n yirmi yedi yaşındaydı.

Dalgalı siyah saçlı, esmer bir güzeldi.

Ama asıl güzelliği

gamzeleriydi.

Leyla’n’ın güzelliği, bakıldıkça çoğalan bir ışık gibiydi.

Yüzü, aceleyle çizilmiş bir Misak-ı Millî haritası değildi;

zamanın sabırla işlediği, suskunlukla derinleşen

bir mutluluk coğrafyasıydı.

Gamzeleri, gülüşünün süsü değil,

kalbinin açılan sevinç kapısıydı;

insanı içeri çağıran iki küçük merhamet kuyusu gibi…

Birinde Yusuf’u, birinde Züleyha’yı saklıyordu.

Gözleri konuşmadan anlatırdı her şeyi:

kırılmış çocukları, yarım kalmış masalları, saklanmış korkuları.

Bir insanın yüzünde bu kadar barınak olabilir miydi?

Barikat oluyordu bazen kötülere, geçit vermeyen…

Bir gülüş, bu kadar yoksulu doyurabilir miydi dünyada?

Leyla’n’ın güzelliği, aynaya değil, vicdana yakındı;

bakıldıkça insanın kendini utandıran,

kendini iyileştiren bir güzellikti.

Dünyaya bedeldi gözleri.

Bir çift göz, bir çift turna…

Maviliklere uçan…

Gamzesi Gazze olan her kadın gibi,

kurtarılmış bir Kudüs’tü o.

İnsanlar gülüşlerinden

yeniden asılmak istiyordu dünyaya.

O zamanlar Çanakkale’de öğretmendi.

Bir sabah,

karların çiçeklere yarenlik ettiği bir vakitte,

arkadaşlarıyla birlikte otobüse bindi.

İstanbul’a doğru…

Sessiz,

sensiz,

yorgun.

Camdan dışarı bakıyordu.

Deniz kenarından,

Çanakkale ruhundan beslenen şuh bir manzarayla…

Yol, ağır ağır kıyıya paralel, kalbine doğru sanki

uzuyordu.

Deniz, bir gel-git; bazen camın dibine kadar sokuluyor,

bazen bir hatıra gibi geriye çekiliyordu.

Mavilikler zeytinliklere sırtını dayamıştı.

Zeytinlikler, yokuşlara tutunmuş sabırlı ihtiyarlar gibiydi;

rüzgâr, dalların arasından geçerken

eski bir ağıdı fısıldıyordu yapraklara.

Zerife Hatun ve kocası Ali Şer…

Köy evlerinin bacalarından ince gramafon dumanlar yükseliyordu,

sanki her ev, bir başka acıyı kaynatıyordu

sabah tenceresinde.

Tarlalarda yarım bırakılmış bir gün vardı;

toprak, insanı bekler gibi susuyordu.

Sanki her Çukurova…

İnceden inceye bir salıncak…

Yol uzadıkça deniz koyulaşıyor,

gökyüzü daralıyordu.

Nefes alamıyordu…

Bandırma taraflarında gökyüzü kurşun rengine dönüyor,

martılar otobüsün peşine takılıp

bir süreliğine onlarla aynı kaderde uçuyordu.

“En kısa sürede

gökyüzünü indireceğiz.

Bekle o neyli günleri…

Olmadı,

yeryüzünü bir eyleriz gökyüzüyle,

gözlerinde…”

diyordu her içe yolculuk…

İstanbul’a yaklaştıkça kalabalık büyüyor,

yol genişliyor ama insanın içi daralıyordu.

Reklam panoları, yorgun gökyüzünün önüne dikilmiş

yüksek sesli yalanlar gibiydi.

Leyla’n camdan başını ayırmadan bakıyordu dışarıya.

Sanki şehir değil,

hayatın kendisi yaklaşmaktaydı.

Ve o, bir öğretmen çantasında taşıdığı bütün çocuklarıyla,

o şehrin kalbine doğru gidiyordu.

İstanbul’a vardıklarında,

hava kararmakla kararmamak arasında

tereddüt eden bir saatti.

Martılar turuncu turuncu uçuyordu.

Deniz, Sait Faik’e sela okuyordu.

Nâzım Hikmet,

Cemile Hanım’la az önce

sessiz bir gemiye binmiş,

limandan ayrılıyordu sanki.

Önce Üsküdar’a gittiler.

Kadıköy’de,

o saatlerde kardeş halkların saçlarına bir yağmur yağıyordu

ve kimse ıslanmıyordu üstelik…

Herkes kimsesizdi çünkü…

Yalnızlık…

Ardından Eminönü…

Balık ekmek yemeye gittiler;

Ermeni bir balıkçı

ve yaralı bir martı ile…

Ve Mecbure Hoca ile,

mecburen Taksim…

Şairlerin “ben sana mecburum” dediği yer.

Yürürken yolları

Çiçek Pasajı’na düştü.

Saçlarında ak sakallı kahkahalar kurduğu,

cevizler bölüştüğü o şairle

orada tanıştılar.

Şair,

yüreğinin heybesinden bir gülüş çıkardı.

Bir de bir şiir…

Gamzeden,

munis,

içli,

sıcak.

Gözleri,

sanki altın bir sandukaya kilitlenmişti.

Leyla’n’dan alamıyordu gözlerini.

Gülerken saçlarını arkaya savuruşu…

İlk diş,

ilk düş…

Allah’ım,

bir insan bu kadar mı güzel gülerdi?

Leyla’n ise henüz Sancho’yla tanışmadığı sabahlardaydı.

Ama Don Kişot,

çoktan saçlarına takılmıştı;

kırmızı kurdelalı bir yaşamak ağrısı gibi.

Tam o sırada şair,

hafifçe eğildi:

“Ne güzel gamzeleriniz var…

Her birine kırk şiir yazarım.

Birini de kendime saklarım;

dünyaya dayanmak için.

Ve her gün yeniden,

sana hoş geldin dünyama deyip

gülüşlerinden asılırım yeniden hayata…”

Leyla’n, rüyadan uyanır gibi başını kaldırdı.

O asil, o naif gülüşüyle şaire baktı:

— Teşekkür ederim…

Şair gülümsedi:

— Bana teşekkür etme,

seni seviyorum de.

“Ha, bir de unutma…

Özür dileyeceksem de hiç özür dilemem.

Çünkü ben, özür dileme özürlüyüm.

Onun yerine ben ‘ama… yine seni seviyorum’ desem nasıl olur?

Ya da yedi defa seviyorum kuvvetinde…

Ve ‘özür dilerim’ yerine,

‘ben sana kurban olurum’ derim…”

dedi şair.

O günden sonra

en sevdiği şair oydu artık.

Ve İstanbul,

Leyla’n için bir Mozart senfonisiydi artık;

sözcüklerle,

Itrî’nin segâh makamında kurulan bir salıncak…

Sonsuzluğa…

Önceki ve Sonraki Yazılar
YAZIYA YORUM KAT
UYARI: Küfür, hakaret, rencide edici cümleler veya imalar, inançlara saldırı içeren, imla kuralları ile yazılmamış,
Türkçe karakter kullanılmayan ve büyük harflerle yazılmış yorumlar onaylanmamaktadır.
Murat Bozkurt Arşivi
SON YAZILAR