KOPUŞU PAZARLAYAN UZMANLIK
Son yıllarda sosyal medyada sıklıkla karşımıza çıkan bazı avukat ve psikolog içerikleri, insanı iyileştirmekten çok ayrıştıran, güçlendirmekten çok koparan bir dili normalleştirmeye başladı. Üstelik bu söylemler, “uzman görüşü” etiketiyle sunulduğu için sorgulanmadan kabul görüyor. Oysa ortada ciddi bir sorun var: Hukuk ve psikoloji, olması gereken yerden hızla uzaklaşıyor.
Sosyal medya, psikoloji ve hukuk gibi insan hayatının en hassas alanlarını giderek birer “içerik kategorisine” indirgedi. Bilginin derinliği, bağlamı ve etik sorumluluğu; algoritmaların sevdiği kısa, sert ve duyguları kışkırtan mesajlar karşısında geri plana itiliyor. Buradaki sorun birkaç kötü örnekten ibaret değil. Asıl mesele, uzmanlık bilgisinin popüler talebe göre yeniden paketlendiği, otoritesinin ise çatışmayı besleyen bir dile hizmet eder hâle geldiği daha geniş bir söylem krizidir.
Bu krizin en görünür alanlarından biri boşanma hukukudur. “Haklarınızı bilin” çağrısı, çoğu zaman hakkaniyet ve ölçülülükten koparak “karşı tarafı nasıl zayıflatırsınız?” sorusuna dönüşüyor. Hukuk, karmaşık insani bağlamından soyutlanıyor; bir kazan–kaybet oyunu, hatta duygusal hesaplaşmanın aracı gibi sunuluyor. Oysa özellikle aile hukuku, yalnızca sonuca değil, sürecin taraflar ve çocuklar üzerinde yaratacağı tahribata da bakmak zorundadır. Hukukun bu yönü yok sayıldığında, geriye adalet duygusu değil, kalıcı güvensizlik kalır.
Evlilik bir sözleşmeden ibaret değildir; insanî bir ilişkidir. Bazen yürür, bazen yürümez. Ayrılık, kimi durumlarda kaçınılmaz ve meşrudur. Ancak bu gerçek, sürecin düşmanlaştırıcı bir dille yürütülmesini haklı kılmaz. Hukuku, tarafları birbirine karşı konumlandıran bir silah gibi sunan her yaklaşım, toplumsal barışı biraz daha aşındırır.
Psikoloji alanında da benzer bir indirgeme söz konusudur. “Sizi rahatsız eden herkesi hayatınızdan çıkarın” gibi sloganlaşmış ifadeler, neredeyse evrensel çözüm gibi dolaşıma sokuluyor. Öz bakım ve sınır koyma söylemi, giderek bir “kes–at” ideolojisine dönüşüyor. İnsan ilişkilerinin doğal gerilimleri, hızla “toksik” etiketiyle damgalanıyor. Çatışma çözülmesi gereken bir durum olmaktan çıkıp, kaçınılması gereken bir tehdit gibi sunuluyor.
Oysa gerçek psikolojik dayanıklılık, rahatsızlık anında sahneyi terk etmek değildir. Dayanıklılık; zor duygularla baş edebilme, sınır çizebilme, iletişim kurabilme ve mümkünse onarmayı deneyebilme kapasitesidir. Popüler psikoloji dili ise bu emeği görünmez kılıyor. Sabır, müzakere ve ilişkiyi taşıma becerisi neredeyse “kendine zarar verme” gibi sunuluyor. Sonuçta ortaya güçlü bireyler değil, en küçük sürtüşmede dağılan kırılgan yapılar çıkıyor.
Bu dilin sosyolojik sonuçları da hafife alınamaz. İnsan, yalnızca bireysel tercihlerden ibaret bir varlık değildir; aile, akrabalık ve toplumsal bağlar içinde var olur. Bu bağları sürekli birer “yük” gibi tanımlayan bir anlayış, birlikte yaşama iradesini zayıflatır. Dayanışmanın yerini mesafe, diyaloğun yerini kesin hükümler, sorumluluğun yerini kayıtsızlık alır. Sağlıklı toplumlar çatışmasız toplumlar değil; çatışmaları yönetebilen toplumlardır.
Bu noktada önemli bir ayrımı netleştirmek gerekir. Şiddet, istismar ve ağır ihlal durumlarında ayrılık hem meşru hem de gereklidir. Eleştirilen şey, bu istisnai durumların genelleştirilmesi ve her ilişkinin potansiyel olarak “terk edilmesi gereken bir risk” gibi sunulmasıdır. Her anlaşmazlığı travma, her gerilimi patoloji olarak görmek, insan ilişkilerinin dönüştürücü ve öğretici yönünü yok saymaktır.
Sorunun merkezinde, uzmanlığın kamusal sorumluluğunun unutulması vardır. Hukukçu ya da psikolog olmak, yalnızca bilgi aktarmak değil; kullanılan dilin toplumsal etkilerini de hesaba katmayı gerektirir. Çatışmayı büyüten, kopuşu normalleştiren söylemler kısa vadede ilgi çekebilir. Ancak uzun vadede geride bıraktığı şey, daha yalnız bireyler ve daha kırılgan bir toplumdur.
Sonuç olarak, sosyal medyada dolaşıma giren bu dil, bir tür ilişki terörizmi üretmektedir. İlişkileri sürekli bir tehdit ve tüketim nesnesi olarak resmeder. Hukuk ve psikoloji, bu dilin taşıyıcısı değil; panzehiri olmak zorundadır. Adaleti, dayanıklılığı, diyaloğu ve onarma ihtimalini savunmadıkları sürece, kazanan geçici popülerlikler olurken kaybeden, hep birlikte yaşama kapasitemiz olacaktır.
Türkçe karakter kullanılmayan ve büyük harflerle yazılmış yorumlar onaylanmamaktadır.