Yahya ÖGER

Yahya ÖGER

ADALET SUSUNCA: KÜRTLER YANLIŞ ADRESLERE MAHKÛM EDİLDİ.

ADALET SUSUNCA: KÜRTLER YANLIŞ ADRESLERE MAHKÛM EDİLDİ.

Adaletin geri çekildiği yerde terör değil, boşluk büyür; o boşluk da çoğu zaman yanlış adreslerle doldurulur.

Kürt meselesi uzun yıllardır güvenlik, terör ve dış güçler söylemiyle ele alınıyor. Oysa bu mesele, yalnızca bir güvenlik başlığı değil; İslam dünyasının modern dönemde yaşadığı derin bir ahlaki ve siyasal kırılmanın sonucudur. Ümmet iddiası ile ulus-devlet pratiği arasındaki bu kopuş, en açık ve en ağır biçimiyle Kürtlerin yaşadığı coğrafyalarda görünür hâle gelmiştir.

Bu yazı, hiçbir şekilde silahlı terör örgütlerinin eylemlerini savunmak, meşrulaştırmak ya da mazur göstermek amacı taşımamaktadır. Aksine, bu yapıların yol açtığı en büyük yıkımın bizzat Kürt milletinin canında, inancında ve toplumsal dokusunda gerçekleştiği açıktır. Silahın, zorun ve ideolojik fanatizmin hedef aldığı ilk alan; Kürtlerin tarihsel olarak yaslandığı İslami ahlak ve toplumsal barış zemini olmuştur. Ancak adil bir muhasebe, yalnızca sonucu değil; bu sonucun hangi ihmallerle mümkün hâle geldiğini de sorgulamayı gerektirir.

Tarihsel olarak Kürtler, İslam coğrafyasının en dindar ve en köklü unsurlarından biri olmuştur. Medrese geleneği, yetiştirdikleri âlimler, tasavvufi yapılar ve Selahaddin Eyyubi gibi şahsiyetler, bu bağlılığın tartışmasız örnekleridir. Kürt toplumsal hafızasında İslam, etnik kimliğin üzerinde bir anlam taşımış; adalet, dayanışma ve ahlak fikrinin merkezinde yer almıştır. Bugün yaşanan kriz, Kürtlerin İslam’la kurduğu bağın zayıflığından değil; İslam adına konuşan yapıların adalet üretmekteki yetersizliğinden kaynaklanmaktadır.

Modern ulus-devletlerin ortaya çıkışıyla birlikte bu sorun daha da derinleşmiştir. Irak’ta, Suriye’de, İran’da Kürtler; çoğu zaman eşit yurttaşlar olarak değil, potansiyel tehdit unsurları olarak görülmüştür. Ümmet ve kardeşlik söylemleri, Kürtler söz konusu olduğunda yerini milliyetçi, mezhepçi ve merkeziyetçi reflekslere bırakmıştır. Retorikte birlik vurgulanırken, pratikte inkâr, bastırma ve dışlama kurumsallaşmıştır.

Irak’ta Halepçe’de binlerce Kürt sivilin kimyasal silahlarla katledilmesi, bu ahlaki çöküşün en ağır örneklerinden biridir. Suriye’de Kürtlerin on yıllar boyunca vatandaşlıktan mahrum bırakılması ve kimliklerinin yok sayılması karşısında güçlü bir İslami itirazın yükselmemesi de aynı kopuşun sonucudur. İran’da ise ümmet söylemi, mezhepsel ve merkeziyetçi bir devlet pratiği içinde erimiş; Sünni Kürtler siyasal, kültürel ve dini alanlarda sistematik biçimde dışlanmıştır.

Türkiye bağlamında mesele, özellikle 1990’lı yıllara kadar süren inkâr ve baskı politikalarının oluşturduğu derin meşruiyet krizidir. Kürt kimliğinin kamusal alandan dışlanması, silahlı yapıların kendilerini “tek seçenek” olarak pazarlayabilmelerine zemin hazırlamıştır. Devletlerin yanlışları terörü haklı kılmaz; ancak bu yanlışların terörün propaganda alanını genişlettiği gerçeği de inkâr edilemez.

Bu süreçte bir başka yıkıcı pratik de göz ardı edilmemelidir. Kimi zaman Kürt nüfusunun yoğun olduğu ülkelerde, Kürtlerin marjinal gruplarına bilinçli biçimde destek verilerek bu yapılar diğer ülkelere karşı bir koz olarak kullanılmış; eşzamanlı olarak bu marjinal gruplar, Kürt toplumunun ana omurgasını oluşturan geleneksel, dini ve toplumsal yapılara karşı silahlandırılmıştır. Bu siyaset, Kürtler arasında derin bir kopuşa, güvensizliğe ve aidiyet krizine yol açmıştır.

Bu yaklaşımın somut örneklerinden biri, Suriye Baas rejiminin uzun yıllar boyunca PKK’ya sağladığı açık ve örtük destektir. Rejim, bu yapıyı bölgesel dengelerde bir baskı unsuru olarak kullanmış; özellikle çocukların ve gençlerin silahlı yapılar içine çekilmesini mümkün kılan lojistik ve finansal kanalların oluşmasına göz yummuştur. Böylece Kürt meselesi, adalet temelinde çözülmesi gereken bir hak talebi olmaktan çıkarılıp, Kürtlerin kendi iç dinamikleriyle çatıştığı bir alana dönüştürülmüştür.

Bu oyun günümüzde de farklı aktörlerle devam etmektedir. ABD ve bazı Batılı ülkelerin, IŞİD’le mücadele gerekçesiyle belirli Kürt marjinal gruplarını yoğun biçimde silahlandırması, kısa vadeli askeri sonuçlar üretse de uzun vadede Kürt toplumunun iç dengelerini daha da kırılgan hâle getirmiştir. Marjinal yapılar güçlendirilirken, Kürtlerin geniş toplumsal ve dini kesimleri sistematik biçimde dışlanmıştır.

Buna rağmen çoğu zaman görmezden gelinen önemli bir hakikat vardır: Kürt toplumunun büyük çoğunluğu, bütün bu baskı ve hayal kırıklıklarına rağmen silahlı örgütlere destek vermemiştir. Bu duruş, korkunun değil; iman ve ümmet olma bilincinin ürünüdür. Şiddetin çözüm olmadığını bilen bu sessiz çoğunluk, hâlâ bu coğrafyanın en güçlü ahlaki zeminidir.

Belki de bu tablonun en büyük ironisi şudur: Bölgede birçok Arap ve “İslami” devlet, ABD, İsrail ve diğer Batılı güçlerle açık ya da örtük biçimde müttefiklik ilişkileri yürütürken; buna karşılık Kürtlerin marjinal yapılarının aynı aktörlerle kurduğu temasların mutlak biçimde “terör faaliyeti” olarak sunulmasıdır. Devlet düzeyinde meşrulaştırılan bu ilişkilerin, kimi marjinal silahlı aktörler söz konusu olduğunda kriminalize edilmesi; meselenin ilke, ahlak ve tutarlılık üzerinden değil, güç ve çıkar üzerinden okunduğunu göstermektedir. Bu çifte standart, ümmet ve kardeşlik söyleminin sahiciliğini ciddi biçimde tartışmalı hâle getirmekte; zamanla bazı Kürtler açısından İslam adına konuşan yapıların ve çevrelerin samimiyetini sorgulatan bir algı üretmektedir. Bu sorgulama, halkların inancından değil; söylem ile pratik arasındaki derin tutarsızlıktan beslenmektedir.

Sonuç

Bugün gelinen noktada soru artık Kürtlere değil, ümmet adına konuşanlara yöneltilmelidir. Adalet talebi Kürtlerden geldiğinde neden susuldu? Neden zulüm, sınırların içinde haram; Kürtlerin yaşadığı coğrafyalarda “güvenlik gerekçesi” sayıldı? Devletlerin yanlış politikaları kadar, bu politikalara itiraz etmek yerine suskunluğu tercih eden İslami yapılar da bu tablonun ahlaki sorumluluğunu taşımaktadır.

Acı olan gerçek şudur ki; Kürt, yıllarca komşuluk yaptığı, aynı kıbleye yöneldiği, aynı Allah’a iman ettiği topluluklar karşısında adalet bulamayınca kimi Kürt örgütleri, siyonizm ve kapitalizmden medet umacak hâle gelmiştir. Bu yöneliş, Kürtlerin tarihsel ve inançsal kimliğiyle açıklanamaz. Bu, sahipsiz bırakılmış bir adalet talebinin yanlış adreslere savrulmasının ağır sonucudur.

Bu yazı, suçu yalnızca “fail”e yükleyip rahatlamak için değil; adalet iddiasında bulunup adalet üretmeyenlerin nerede ve neden eksik kaldığını hatırlatmak için kaleme alınmıştır. Çünkü Kürtleri teröre, küresel güçlerin insafına ya da yanlış adreslere mahkûm eden şey; onların talepleri değil, bu talepler karşısındaki uzun süreli suskunluktur. Ve bu suskunlukla yüzleşilmeden ne ümmet iddiası sahici olabilir ne de bu yaralar onarılabilir.

Adalet ve hakkaniyete dayanmayan bir kardeşlik gerçek olamaz. Böyle bir zeminde başta Kürtler olmak üzere tüm bölge halkları kaybeder; kazanan ise bölünmeden beslenen Siyonizm, ABD ve Batı emperyalizmi olur.

Önceki ve Sonraki Yazılar
YAZIYA YORUM KAT
UYARI: Küfür, hakaret, rencide edici cümleler veya imalar, inançlara saldırı içeren, imla kuralları ile yazılmamış,
Türkçe karakter kullanılmayan ve büyük harflerle yazılmış yorumlar onaylanmamaktadır.
Yahya ÖGER Arşivi
SON YAZILAR