Mustafa Nesim Sevinç

Mustafa Nesim Sevinç

Masum Olmayan Hafıza

Masum Olmayan Hafıza

19. yüzyılın başlarından itibaren Avrupa’da tuhaf bir ihtiyaç baş gösterdi: Herkesin bir “kökeni” olmalıydı. Haritalar yeniden çizilirken, kolektif hafızalar da aynı hızla elden geçirildi. Fransız Devrimi’yle birlikte halklar artık yalnızca vergi ödeyen kitleler değil, “kahraman ataların torunları” ilan edildi. Bu ataların gerçekten yaşayıp yaşamadığı ya da o kadar kahraman olup olmadıkları pek sorgulanmadı. Önemli olan, romantik bir romanın başkişisi gibi durmalarıydı. Eric Hobsbawm’ın ifadesiyle, “geleneklerin bir kısmı icat edildi”; ama bu icatlar duygusal olarak işe yaradığı sürece kimse bundan rahatsız olmadı.

Tarihte boşluklar her zaman vardır. Milliyetçi anlatılar bu boşlukları belgelerle değil, çoğu zaman “destanlarla” doldurmayı tercih etti. İskandinavlar Vikingleri yeniden hayata çağırdı; Almanlar Tacitus’un “barbarlarını” bir ulus inşasının önsözüne dönüştürdü. Yunanlar, antik Pers savaşlarının rövanşını alıyormuş gibi yeni anlatılar kurdu. Türk milliyetçiliği ise Göktürk Yazıtları’ndan başlayıp Osman Gazi’nin rüyasına uzanan kesintisiz bir tarih çizgisi yarattı. Bu noktada arşivler hep geri planda kaldı; çünkü kitleleri mobilize etmek için düşler, kuru belgelerden çok daha kullanışlıydı. Macarların Attila’yı ulusal ata ilan etmesi ya da kadim sembollerin politik logolara dönüşmesi, tarihin hangi ellerde nasıl şekil değiştirebildiğini açıkça gösterdi.

Folklor bu sürecin gözbebeğiydi. Masallar, ağıtlar, yöresel danslar; hepsi ulusal ruhun kanıtları olarak yeniden keşfedildi. Grimm Kardeşler masal toplamıyor, adeta Alman milletinin ruh haritasını çıkarıyordu. Finler, Kalevala ile ormanlarda şiir söyleyen kahramanlarını kitaplara hapsetti. Yetmediğinde olanlar parlatıldı, yetmediğinde olmayanlar yazıldı. Çünkü ulusal gurur çoğu zaman yaratıcı bir kurgu talep ediyordu.

Dil ise bu inşanın en sağlam kolonu oldu. Çekler Çekçeyi mutfaktan alıp kürsüye çıkarırken, Norveçliler Danimarka etkisinden arınmak için neredeyse baştan bir yazı dili yarattı. Kelimeler yalnızca anlam taşımadı; aidiyet taşıdı. Bazı diller gerçekten yeniden doğdu, bazılarıysa yeniden doğmuş gibi yaparak sahneye çıktı. Yeter ki kulağa “yerli” ve “bizden” gelsin.

Sanayileşmenin yarattığı kültürel sarsıntı, bu romantik geri dönüşü daha da hızlandırdı. Buharlı makineler çalışıyor, hayat baş döndürücü bir hızla akıyordu. İnsanlar ise yavaş akan nehirleri, köy düğünlerini ve dedelerinin “ne kadar iyi insanlar olduğunu” daha çok hatırlamaya başladı. Geçmişte yan yana bile durmayacak kabileler, milliyetçi anlatılarda kardeş ilan edildi. Herkes, “biz bir zamanlar ne büyüktük” cümlesine yakışır bir tarih parçası aramaya koyuldu.

Benedict Anderson’un “hayali cemaatler” kavramı tam da burada anlam kazanır: Ulus, herkesin birbirini tanımadığı ama aynı hikâyeye inanmayı kabul ettiği geniş bir topluluktur. Sorun şu ki bu hikâyeler zaman zaman kâbusa dönüşür. Geçmiş efsaneler üzerine kurulan kimlikler, 20. yüzyılda yalnızca tarih kitaplarını değil, haritaları da kana boyadı. Mitolojik atalar adına modern cinayetler işlendi; romantizm, radikalliğin önsözüne dönüştü.

Bugün bu anlatılar yalnızca kitaplarda değil; dizilerde, reklamlarda ve algoritmalarda dolaşıyor. Netflix’te kahraman bir figürü izlerken, TikTok’ta eski savaşlar müzikle dramatize edilirken, tarihsel bağlam çoğu zaman gereksiz bir ayrıntı gibi görülüyor. Önemli olan sahnenin duygusal olarak işlemesi. Tarih artık müzelerde değil, algoritmalarda dolaşıyor.

Ne kadar nesnel yazılmaya çalışılırsa çalışılsın, tarih her zaman yeniden yorumlanır; çünkü milliyetçilik geçmişi anlamaktan çok, bugünü meşrulaştırmakla ilgilenir. Gerçek sıkıcı olabilir ama iyi yazılmış bir efsane hem yürek kabartır hem kolayca paylaşılır. Bu yüzden tarih çoğu zaman olanı değil, ihtiyaç duyulanı anlatır.

Asıl soru tam da burada başlar:

Bugün bize anlatılan geçmiş, gerçekten neyi hatırlatmak için seçiliyor; neyi unutturmak için?

Hangi efsane, hangi politik kararı meşrulaştırıyor?

Hangi “atalar”, bugünün iktidarlarına sessiz bir rıza üretiyor?

Çünkü geçmiş, masum bir hatıra değildir.

Geçmiş, doğru ellerde bir hafıza; yanlış ellerde ise en güçlü silahtır.

Ve belki de asıl mesele şudur:

Tarih yalnızca anlatılmaz, kullanılır.

Sadece hatırlatmaz, yönlendirir.

Sadece öğretmez, itaat üretir.

Bugün hangi geçmişin dolaşıma sokulduğuna bakmak, aslında hangi geleceğin inşa edilmek istendiğini görmenin en kestirme yoludur.

whatsapp-image-2026-01-23-at-13-16-45.jpeg

Önceki ve Sonraki Yazılar
YAZIYA YORUM KAT
UYARI: Küfür, hakaret, rencide edici cümleler veya imalar, inançlara saldırı içeren, imla kuralları ile yazılmamış,
Türkçe karakter kullanılmayan ve büyük harflerle yazılmış yorumlar onaylanmamaktadır.
Mustafa Nesim Sevinç Arşivi
SON YAZILAR