Mülkiyetin Rızasız Ortağı
Bu yazıyı, Frank Chodorov ve Murray Rothbard’ın bireyin kendi emeği üzerindeki tasarruf hakkını savunan radikal eleştirilerinden ilhamla kaleme aldım. Ancak mesele yalnızca devleti bir Leviathan gibi teşhir etmek değildir. Asıl mesele, mülkiyetin sınırlarının nerede başladığını ve hangi noktada “kamu yararı” zırhı altında rızasız biçimde aşıldığını sorgulamaktır. Çünkü bazen en büyük gasplar, en resmî belgelerle yapılır.

Vergi, Rıza ve Zorbalık Üzerine Bir Teşrih
Chodorov’un sarsıcı cümlesi hâlâ yankılanır:
“Vergi, bir sokak soyguncusunun cüzdanınızı zorla almasından prensipte farklı değildir.”
Bu artık nostaljik bir slogan değil; maaş bordrosuna bakan herkesin hissettiği o isimsiz sızının kavramsallaşmış hâlidir. Ortada bir silah olmayabilir. Üniformalı biri kapınızı çalmayabilir. Ama cebinizden çekilen her tutar, size ait bir zaman diliminin geri dönmemek üzere devredilmesidir. Çünkü harcanan her kuruş, aslında o kuruşu kazanmak için feda edilmiş yaşam dakikalarıdır.
Modern siyasal düşünce bu noktada “sosyal sözleşme”yi bir liman gibi sunar. Teoriye göre güvenlik, hizmet ve refah karşılığında bu bedeli rızayla öderiz. Ancak bu sözleşme, imzalanmamış ve maddeleri tek taraflı değiştirilen bir metinden ibarettir. Hangi hizmeti alacağınızı siz seçmezsiniz; hangi projelerin görünmez finansörü olacağınızı da. Çoğunluk onayladıysa, azınlığın cebinden alınması normalleşir. Chodorov’un ifadesiyle bu, “demokrasi” etiketiyle sunulan bir mülkiyet transferidir.
Ancak burada durmak eksik olur.
Devlet bu parayı harcar çünkü harcamasını isteyen, bekleyen ve talep eden bir toplum vardır. Her krizde gözünü devlete çeviren, her güvencesizlik anında daha fazla müdahale isteyen bir toplumsal zemin… Fakat bu talep, özgür ve eşit bir pazarlığın ürünü değildir. Güvencesiz bir yurttaş ile sınırsız cebir gücüne sahip bir yapı arasında simetrik bir ilişki kurulamaz. Bu nedenle vergi yalnızca bir zorbalık değil; korkuyla şekillenen bir rıza rejimi hâline gelir.
Bir yanda “vergiler çok yüksek” diye yakınan, diğer yanda her sorunun çözümünü devletten bekleyen bir toplum… Bu çelişki konuşulmadıkça vergi ahlakı üzerine dürüst bir tartışma yapılamaz.
Ve şunu da görmek gerekir:
Mesele yalnızca cebimize uzanan el değil; o eli, kendi hayatımızın sorumluluğundan kaçmak için bir kurtarıcı gibi davet eden zihindir.
Rothbard meseleyi bedenden başlatır:
“İnsan, kendi bedeni üzerinde tam mülkiyet sahibidir.”
Eğer bu doğruysa, o bedenin ürettiği her değer de o bedenin uzantısıdır. Buradan bakıldığında vergi, yalnızca gelirden alınan bir pay değildir; emeğin rızasız ortağıdır.
Bir otomobil satın aldığınızda ödediğiniz bedelin önemli bir kısmı görünmez bir ortağa devredilir. Fiilen yapılan şudur: bir kısmı kendinize, bir kısmı size ait olmayan bir yapıya. Dolaylı vergiler bireyin tasarruf alanını sessizce aşındırır. Akaryakıta yapılan bir artış, ertesi gün yalnızca fiyatları değil, ruh hâlini de belirler. Bunun adına “mali disiplin” denir. Disiplini genelde vatandaş gösterir; devlet nadiren.
Dijital çağda bu ortaklık biçim değiştirir. Artık yalnızca çalışmak değil; izlemek, dinlemek, hatta dinlenmek bile vergilidir. Eskiden sınırlar fiziksel kapılarda çizilirdi; şimdi Wi-Fi sinyallerinin içinden geçer. Chodorov bugün yaşasa belki şöyle derdi: “Soyguncular hiç değilse sokağın köşesinde beklerdi.” Şimdi ise görünmez ortak, en mahrem ekranlarımızın içine kadar uzanır.
Sormak gerekir: Vergi gerçekten gönüllü bir toplumsal sözleşmenin meşru bedeli midir, yoksa hem yapının hem de sorumluluğunu devreden toplumun birlikte sürdürdüğü bir zorbalık düzeni mi?
Bu yazı toplumu aklamak için yazılmadı. Ama suçu tek bir merkeze yıkmak için de değil. Çünkü rıza olmadan tahakküm sürdürülemez; korku olmadan rıza üretilemez.
Ve artık şu gerçeği açıkça söylemek gerekir:
Emeğinizin yarısını, sofranızdaki lokmanın payını ve rüyalarınızın dijital yansımasını hiçbir değer üretmeden sahiplenen bu görünmez ortağa alışmak; köleliğin modern formuna rıza göstermektir.
Unutulmamalıdır ki; soyguncular bile genellikle kurbanlarına “bu senin iyiliğin için” diyecek kadar ahlaki bir iddiada bulunmazlar.
Ve eğer bir toplum, emeğinin sessizce ortaklaştırılmasını bir ödev sanmaya başlamışsa; orada artık mülkiyetten değil, planlanmış bir esaretten bahsedilebilir.
Kaynak: Frank Chodorov, Taxation Is Robbery,
Mises Institute (https://mises.org/mises-daily/taxation-robbery)
Türkçe karakter kullanılmayan ve büyük harflerle yazılmış yorumlar onaylanmamaktadır.