NEŞE’NİN İZİNİ SÜR - 2
Kendinle Taşınmak: Hafifliğin Çağrısı
Hafiflik… Çoğu zaman eksiklikle karıştırılır. Yüzeyde kalan, derin olmayan, sorumsuz bir hâl gibi görülür. Oysa gerçek hafiflik, fazlalıklarını tanımış bir bilgeliktir. Taşımayacağını anlayan, yükü elinden bırakandır.
Hayat boyunca üstümüze yığılmış birçok ağırlık vardır: olmamız istenen kişi, yapmamız beklenen şeyler, geçmişin tortuları, geleceğin hayaletleri… Ve tüm bunları “benim” sanırız. Taşıdıkça güçleneceğimizi, yük aldıkça değer kazanacağımızı zannederiz. Oysa olan şudur: taşıdıkça eğiliriz, yük bindikçe azalırız. Ve sonunda, biz olmaktan çıkarız.
Hafifliğin çağrısı tam da bu anlarda belirir. Zihnin bir köşesinde sessiz bir fısıltı: “Bunu taşımasan da olur.”
Hafif olmak kayıtsız olmak değil, neye gerçekten ait olduğunu seçebilecek açıklıkta olmaktır. Kendinle taşınmak istiyorsan önce hafiflemelisin. Hangi düşünce seni aşağı çekiyor? Hangi duygu senin değil ama senin gibi yaşıyor içinde? Hangi sözü hâlâ taşıyorsun, zamanı geçmişken? Bırakmak zayıflık değil; hafifliğe yer açmaktır.
Unutma, hafiflik sadece seni taşıyanı yanına alarak yürümektir. Neşeyi yalnızca hafif insanlar hissedebilir. Ağırlaşmış zihinler gülmeyi unutur. Sen hafifle, ki içindeki ses yeniden duyulsun. Taşındığın yer dışarısı değil, kendinsindir.
“Boşver” demek hafif bir kelime gibi görünür; ama arkasında durabilmek, büyük bir içsel sadelik ister. Gerçekten boş verebilmek için önce neyin dolu, neyin boş olduğunu görebilmen gerekir.
Boşverebilmek, yalnızca pes etmek değil; artık bir yükün parçası olmayacağını seçmektir. Ne başkalarının senin hakkında düşündükleri, ne de zihninin yıllardır tekrar eden kaygıları… Onlar ancak sen onlara tutundukça sende yer bulurlar.
Boşveriş, bıkkınlıkla değil fark edişle gelir. Bir söz seni zedeliyorsa, ona tutunmamak bir inceliktir. Bir ilişki seni eritiyorsa, geri adım atmak bir zarafettir. Bir hedef seni kurutuyorsa, vazgeçmek özgürlüktür. Her “boşver” bir alan açar, yeni bir düzen için yer bırakır.
Ve o yer çoğu zaman senin gerçek sesinle ilk kez karşılaştığın yerdir. Zarafet, her şeyin ortasında sessiz kalabilmekte yatar. Gürültünün içinde kendi sesini duyamıyorsan, boşver. Yarışta herkes öne geçmeye çalışıyorsa, kenara çekil. Yanlış anlaşılıyorsan kendini ispat etme. Anlamayan için değil, anlayanla yürür hafiflik.
Bazı şeyler yıkılmadan hafiflenemez. Bazı duvarlar çökmeli, bazı hayaller sönmeli, bazı kimlikler dağılmalı ki altındaki gerçeğe ulaşabilesin. Yıkım, ilk bakışta kayıp gibi görünür. Ama gerçekten bakan için yıkım, kendinle karşılaşmanın en çıplak halidir.
İnsan çoğu zaman kendini, düzenini, alışkanlıklarını, hikâyesini korur. Yıkılmamak için elinden geleni yapar. Ama asıl olan, neyi koruduğunu bilmeden yaşamaktır. Korunan şey, ömrünü tamamlamışsa, onu ayakta tutmak çürüme halidir. Ve o çürüme, ağırlaşarak seni senden uzaklaştırır.
Yıkım bir yitirmenin değil, bir görmenin alanıdır. Ne işe yaramadığını, neye inandığını, neyle özdeşleştiğini gösterir. Ve fısıldar: “Bu değilsen, kimdin o zaman?”
Kendiyle taşınmak isteyen biri, bir gün mutlaka bu soruyla karşılaşır. Çünkü hafiflik, boşveriş, yüzeyden değil derinden gelir. Derinlik, ancak yıkılanın ardından görünür hale gelir. Zemin, enkazın ardından açılır.
Yıkımın bilgeliği, yıkılmakta değil, yıkıldıktan sonra kalabilen şeydedir. Ne yıkılmadıysa, işte o sendir. Ve ne kadar az şeyse, o kadar gerçektir. Kalan, sahici bir parıltıdır: gürültüsüz, gösterişsiz ve yalın. Tıpkı doğa gibi… tıpkı bir taş gibi… tıpkı senin özün gibi.
Yıkmaktan korkma. Yıkmak bazen inşa etmekten daha doğrudur. Çünkü her gerçek yapı, önce sessiz bir çöküşle başlar.
Türkçe karakter kullanılmayan ve büyük harflerle yazılmış yorumlar onaylanmamaktadır.