Radara takılanları Allah’a havale etmek
Futbolda, bu günlerde oynanan dünya kupası final maçlarının, Ramazan ayı ile kesiştiği 1980’li yıllarda, teravih namazına ekseriyetle gençlerin gittiği caminin imamına, bir grup genç giderek; “Hocam biz her akşam teravih namazına geliyoruz. Bizler daha namazdayken dünya kupası maçları da başlıyor. Sizden ricamız, teravih namazlarını biraz çabuk kıldırsanız da, biz de maçlara yetişebilsek” ricasında bulunurlar.
Cami hocası gençlerin ricasını kabul edip, teravih namazlarını jet hızıyla kıldırarak, gençlerin hem ibadetlerini yapıp ve hem de dünya kupası maçlarını seyretme imkânı bulmalarını sağlar.
Yine bir gün teravih namazında, önceki günlerin aksine, cami imamı teravih namazını çok yavaş kıldırır. Namazdan sonra gençler imama giderek, “Hocam ne yaptın, teravihi çok yavaş kıldırdın, biz de maçı kaçırdık ” deyince hoca, ” Kusura bakmayın, bu gün ilçe müftüsü de namazdaydı, dolayısıyla radara yakalanmamak için, namazı yavaş kıldırmak zorunda kaldım” der.
1989 yılında, Hint asıllı İngiliz vatandaşı, Salman Rüşdi, yazdığı şeytan ayetleri adlı romanı ile İran’ın Dini Lideri Ayetullah Humeyni’nin radarına takılmıştı.
Rüşdi romanında; peygamber efendimiz ve Allah’ın ayetlerine hakarette bulunduğu gerekçesiyle, Ayetullah Humeyni’nin fetvasıyla, ölüm cezası ile cezalandırılarak, başına üç milyon dolar ödül konmuştu.
Başına ödül konmadan önce herhangi bir yazar olan Salman Rüşdi, İran devrimini gerçekleştirmiş olan Ayetullah Humeyni tarafından ölüm cezası ile onurlandırılınca(!), ekseriyeti Hristiyan olan batı dünyası tarafından, daha çok tanınır hale gelmiş, gittiği devletlerde kendisine koruma tahsis edilmiş ve sonrasında yazdığı her eser birçok dile çevrilerek, ödüllere layık görülmüştür.
İran Devleti sonraki yıllarda; İran’ın dini lideri merhum Ali Hamaney ’in “fetvayı ancak veren kaldırabilir”, değerlendirmesi ve başına ödül koyan İmam Humeyni’nin de vefat etmiş olmasından dolayı, Rüşdi hakkında halen yürürlükte olan, ölüm cezasını kaldırmak istemesine rağmen kaldıramamıştır.
Şimdi sorguladığımızda; eğer yazdığı kitap dolayısıyla, sadece “saçmalamış, Allah onu ıslah etsin” tepkisi gösterilip, İslam’a ve O’nun peygamberine hakaret ettiği gerekçesiyle, bir İslam Ülkesi ’nin lideri tarafından, ölüm cezası ile başına ödül konmamış olsaydı, Salman Rüşdi bütün dünyada bu kadar tanınır ve romanları ödüllere layık görülebilir miydi?
Yakın tarihimizde de, Avrupa ülkelerinde Kur’an-ı Kerim yakma eylemlerinde bulunan bir kısım kişi ve siyasetçiler ile sosyal medyada etkileşim ve izlenme sayılarını arttırmak adına, İslami değerleri hedef alıp provakatif içerikler üreterek radara takılan yobaz şahısların Salman Rüşdi ’den, onlara aşırı tepkide bulunup popüler olmalarını sağlayan günümüz insanının da, İmam Humeyni’den bir farkı var mıdır?
İki hafta önce yayınladığı stand-up gösterisiyle, bir komedyen vatandaşımız da İslami değerlere hakarette bulunduğu gerekçesiyle (?) radara takılıp, medya ve sosyal medyada, Türkiye Büyük Millet Meclisinde, Diyanet İşleri Başkanlığının Cuma hutbesinde başat konulardan olmuş ve hatta yurtdışından dönüşünde hava alanında gözaltına alınıp, sonrasında tutuklanıp cezaevine konduğundan, Türkiye ve Dünya gündeminin tam da ortasına oturmuştur!
Güya İslam’ı korumak adına, komedyen için kopartılan bunca yaygaranın, Türkiye ve Dünya kamuoyundaki reklam etkisi o kadar çok oldu ki, milyon Liralar dahi harcanmış olsaydı, bu kadar etkili bir reklamın yapılması ve komedyenin bu kadar tanınır olması da mümkün olamayacaktı!
Devlet adamları, politikacılar, sivil toplum ve medya kuruluşlarının, kutsallara hakaret edilen olaylara tepkileri elbette olacaktır. Ancak tarih bize, olaylara gösterilecek tepkinin abartılı olmaması ve onların reklamına hizmet edecek davranışlardan kaçınılması gerektiğini de öğretmiştir.
Gündeme getirilen ve Müslüman Dünyası’nda infial yaratmaya dönük bu tip olaylara, Kur’an-ın sayısız mesajı ile bakış açısı gayet açıktır. Bu mesajlardan biri olan, Hicr Suresinin 9’uncu ayetinde Yüce Allah mealen,” Kesin olarak bilesiniz ki bu kitabı kuşkusuz biz indirdik ve onu mutlaka koruyan da yine biziz.” Şeklinde buyurmuştur.
Belki de, inançlara hakaret gerekçesi ile radara takılanları Allah’a havale ederek, Orhan Veli Kanık’ın “Dedikodu” şiirinde yer aldığı dizelerle “…Geç bunları, anam babam, geç/ Geç bunları bir kalem…” deyip, kutsallara saldırıları gündeme taşıyıp, birilerinin ekmeğine yağ sürmekten ziyade, Z kuşağı gençlerimizin % 17’sinin neden inançsız olduğu ile KONDA’nın 2025’teki araştırma sonuçlarını sorgulamanın, İslam’a daha fazla faydası olacaktır!
KONDA’nın bu araştırmasına göre; Türkiye’de kendisini “dindar” olarak tanımlayanların oranı 2008 yılında % 55 iken, 2025’te bu oran % 46’ya gerilemiş, kendini “ateist ya da inançsız” olarak tanımlayanların oranı da 2008’de yüzde 2 iken, 2025’te bu oranın yüzde 8’e yükseldiği tespit edilmiştir.
İnsanımızda, Yaradan’a inançsızlığa yönelik bu değişimin; devletin kurumları, politikacılar, sivil toplum kuruluşları, dini çevreler ve her vatandaşın kendi vicdanınca sorgulanmasının, İslam’a daha faydalı olacağı hususunu da okuyucularımızın takdirine sunuyorum
Türkçe karakter kullanılmayan ve büyük harflerle yazılmış yorumlar onaylanmamaktadır.