Yönetme…!!!

Genel manada yönetme; “bir kurum veya kuruluşun yasalara, kurallara ve belli şartlara uygun şekilde işlemesini sağlamak, idare etmektir.” Daha spesifik anlamda yönetim; birinin bir konudaki etkinliğine, çalışmasına yön vermek ve yönlendirmektir. Bu her iki tanımlamayı esas aldığımızda yönetme faaliyetinin yürütücüsünün bazı özelliklere sahip olması gerekir. Bu özellikleri belirleyen en önemli şey “gücü” elinde tutan, yönetme konumumdakilerin kişisel özellikleri ile bulundukları ülkenin hukuk sistemidir. Sözgelimi Bürüksel’ de yaşayan biri ile Kabil’de yaşayan birinin aynı şeyleri yaşaması mümkün değildir. Her iki ülkede de gerek yaşam kültürü gerekse ülke yönetim şekli,  yaşantının her alanına etki etmektedir. Dolayısıyla nasıl yaşar ve yönetilirseniz sizde öyle yönetirsiniz. Brüksel’de yönetme işi demokratik araçlara dayalıyken, Kabil’de durum neredeyse bunun tam tersidir. Aslında bu açıdan bakıldığında insan idare etme, kurumları işletme ve hatta ülke yönetmeyi belirleyen şey, kişilerin sahip olduğu ilke ve değerler ile yaşanan ülkenin pratikteki sistemidir.

Demokratik bir iklimdeki yönetme anlayışı ile otoriter bir iklimdeki yönetme anlayışı birbirleriyle kıyaslanmayacak kadar farklı iki zıt kutbu yansıtır. Demokratik ortamda işleyiş hukuki ve insani çerçevedeyken, otoriter ortamda durum keyfi ve gayri insani olabiliyor. Yakın tarihe baktığımızda, Sanayi Devriminin ilk yıllarında insanlar adeta ” zincirsiz köleler” gibi ağır uygulamalara tabi tutulmuşlardır.2.Dünya Savaşından sonra Avrupa’nın yeniden yapılanmasıyla birlikte sosyal devlet anlayışı gelişmeye başlamıştır.

Geri kalmış ülkelerde” yönetme” şiddet, tehdit ve baskı ikliminin gölgesindeyken, gelişmekte olan ülkelerde, tüm eksikliklere rağmen durum daha umut vericidir. Gelişmiş ülkelerde ise yönetme; evrensel hukuk kurallarına dayalıdır.(kapitalist çelişkilere rağmen)

Sanırım “yönetme” olgusunu iki ana eksende ele alsak daha isabetli olacak. Biri demokratik yönetme diğeri ise otoriter yönetme şeklidir. Otoriter yönetme biçiminde, tabiri yerindeyse “korku imparatorluğu” iklimi hâkimken, demokratik yönetme biçiminde ise temel haklar ve insani değerler ön plandadır. Otoriter eğilimde mutlak itaat söz konusu iken, demokratik eğilimde katılımcılık söz konusudur.

Her iki yönetme biçimi açısından durumu değerlendirdiğimizde, demokratik yönetme biçiminde, insanların kendisiyle daha barışık, verimli ve üretken olduğunu ifade etmek yerinde olur. Tabi böyle bir tablonun oluşabilmesi için yönetme işini yapanların bazı vasıflara sahip olması gerekir. Peki nedir bunlar? Kısaca özetlemek gerekirse; evrensel hukuka önem veren, katılımcı, istişare kültürüne sahip, kriz yönetme becerisi olan ve en önemlisi erdemli kişilik yapısı gibi temel özelliklerin hem taşıyıcısı hem de aynı zamanda da uygulayıcısı olması gerekmektedir. Yeri gelmişken yönetme ile ilgili birkaç fikri paylaşmak isterim. Nelson Mandela ya göre” başkalarını yönetmek isteyen insan, her şeyden önce kendisinin ustasıdır” yönetme ile ilgili Konfüçyüs’ün şöyle bir yaklaşımı var; “iyi bir yönetim, insanların olumsuz yanlarına bakmak yerine, olumlu yanlarını ön plana çıkartıp, o yanını değerlendirir. ”Bence yönetmek bir sanattır ve bunun içinde öncelikle erdemli olmak gerekir.

Yukarıdaki tüm açıklamalar ışığında baktığımızda, ister özel kurumlar ister kamu kurumlarının işleyişi olsun, isterse ülke yönetimi olsun, en uygun yönetme anlayışının kuşkusuz demokratik katılımcı yönetme anlayışının olduğunu vurgulamak lazım. Hele ki bizim gibi ülkeler için bu hayati bir gerekliliktir.

Önceki ve Sonraki Yazılar

YAZIYA YORUM KAT

UYARI: Küfür, hakaret, rencide edici cümleler veya imalar, inançlara saldırı içeren, imla kuralları ile yazılmamış,
Türkçe karakter kullanılmayan ve büyük harflerle yazılmış yorumlar onaylanmamaktadır.