DÜĞÜMÜN ANATOMİSİ – 2
Zihinsel Oluşumun Çöküşü ve İnsanlığın Dramı
Başlangıçta Bir Kod Vardı
İnsan doğmazdan önce kodlanır. Dili hazırdır, inancı hazırdır, ailesi, tarihi, kimliği, düşmanı, dostu hazırdır. Henüz “ben kimim?” diye soramadan, “sen busun” cevabıyla başlar hayat. Bu cevap, bir isimden fazlasıdır. O isimle birlikte bir zihin kurulur. Ve bu zihin, çoğu zaman sahibine ait olmayan bir yazgıyı taşır. İşte buradan itibaren “oluş” sona erer. Geriye kalan, “yeniden üretim”dir. Kopyalanmış davranışlar, ödünç inançlar, hazır bilgiler… İnsanlık, kendi zihinsel varlığını inşa edememiş bir varlık olarak yeryüzünde gezinir.
Oluşun Engellenmesi
Oysa zihinsel oluş, bir inşa sürecidir. Sorgulamayla, deneyimle, öz-görüşle, bilinçle beslenir. Fakat bizde zihinsel oluşa izin verilmeden, hazır sistemlerle zihin doldurulur. Böylece çöküş, oluşamayanın dramatik sonucudur. İnsan çöküyor; çünkü zihin ona ait değil. Çünkü düşünce onun değil. Çünkü gördüğünü zannettiği dünya, ona gösterilenlerden ibaret.
Evrensel Bir Dram
Ve bu durum bireysel değil, evrensel bir dramdır.
Her kıtada, her kültürde benzer kalıplar: başarı, güç, statü, aile, güvenlik, aidiyet, hakikat. Hepsi, insana neyi nasıl düşünmesi gerektiğini söyleyen zihinsel yapılar. Kendini tekrar eden inanç sistemleri, ideolojik kalıplar, normatif yargılar, eğitim müfredatları… Bütün bunlar, bireyin zihinsel oluşumunu baştan engelleyen birer müdahaledir. Henüz “olmadan” önce “olman gereken” biri vardır. Bu da zaten bütün çöküşlerin başlangıcıdır.
İç Evinden Uzakta
Çünkü zihin, eğer başkaları adına işlemeye başlıyorsa, kişi kendi zihninde bir göçmen olur.
Bir dram da burada başlar: İnsan kendi iç evine dönemiyor. Dıştan gelen bilgiyi, inancı, kimliği alıp içselleştiriyor ama hiçbiri ona ait değil. Bu birikim, gelişim değil. Bu sadece bir “şeylerle dolmak”. Ve doldukça da kendi kaybolur. Bilgi arttıkça hakikat uzaklaşır. Kültür genişledikçe insan silinir. Zihin büyür, ama ruh küçülür.
Araçlar da Çöker
Kimi bunu ideolojiyle aşmaya çalışır. Kimisi inançla, kimisi bilimle, kimisi devrimle…
Ama zihinsel yazılım bozuksa ya da zihin, insan eliyle birer yazılıma dönüştürülmüşse, kullanılan her araç da eninde sonunda o çöküşün bir parçasına dönüşür.
Bu yüzden yalnızca sistemleri değil, sistemlerin içinden çıkmış zihinleri de sorgulamak zorundayız.
Düşüncenin Kaynağı
Bu noktada mesele, bir görüşün doğruluğu ya da yanlışlığı değildir. Mesele, o görüşün nasıl bir zihinle kurulduğudur.
Yani: düşünce nereden doğuyor?
Korkudan mı, özgürlükten mi? Ezberden mi, gözlemden mi? Dayatmadan mı, deneyimden mi?
Varoluşsal Teslimiyet
Çoğu zaman bir düşünce, varoluşsal bir korkunun ürünüdür. İnsan bir yere ait olmak, bir yere yaslanmak, bir anlam içinde yer bulmak ister. Bu ihtiyaç, zihinsel oluşumu değil; zihinsel teslimiyeti doğurur. Ve bu da yeryüzünde dramatik bir çöküşe yol açar:
Düşünen ama düşünemeyen, bilen ama fark edemeyen, konuşan ama anlayamayan bir insan türü.
Görünmeyen Tükeniş
İşte bu, çağımızın ve bütün çağların görünmeyen dramıdır. Gözle görülmeyen ama hissedilen bir tükeniştir bu.
Adı konmamış bir yoksulluk. İçeriden kuruyan bir insanlık hâli.
Kavramlarla Çözülemez
Ve bu dramı teorilerle, sistemlerle, yeni kavramlarla düzeltemeyiz. Çünkü problem kavramsal değil, varoluşsaldır.
İçeridedir. Ta derindedir.
Düğümler orada başlar. Ve oradan çözülmedikçe, dışarıda ne yaparsak yapalım sadece daha fazla düğüm üretiriz.
Türkçe karakter kullanılmayan ve büyük harflerle yazılmış yorumlar onaylanmamaktadır.