Yasemin Kürmancı

Yasemin Kürmancı

Diyarbakır Büyüyor, Peki Hafızası Ne Oluyor?

Diyarbakır Büyüyor, Peki Hafızası Ne Oluyor?

yasemin-kose.jpeg

Bir şehrin değiştiğini anlamak için bazen eski fotoğraflarına bakmaya gerek yok.

Başınızı kaldırıp etrafınıza bakmanız yeterli.

Bir zamanlar avlulu evlerin, dar ve gölgeli sokakların, bazalt taşının hâkim olduğu Diyarbakır; bugün yüksek katlı binaların, geniş sitelerin ve birbirine benzeyen yeni yapıların hızla yükseldiği başka bir kent görünümüne doğru ilerliyor.

Elbette şehirler değişir.

Nüfus artar, ihtiyaçlar değişir, yeni mahalleler kurulur.

Ama burada asıl sorulması gereken başka bir soru var:

Diyarbakır büyürken kendisini Diyarbakır yapan mimari hafızayı da koruyabiliyor mu?

Amed Radyo’da “Yasemin’le Bugün” programında konuğum Mimar Şeyda Öcal’dı.

Mimarlığı, yaşadığımız evleri, deprem güvenliğini, yapay zekânın mesleğe etkisini ve Diyarbakır’ın geçmişten bugüne değişen mimari dokusunu konuştuk.

Sohbet ilerledikçe aslında konuştuğumuz şeyin yalnızca binalar olmadığını fark ettim.

Konu, bir şehrin nasıl yaşadığı ve gelecekte nasıl yaşamak istediğiydi.

Bir Şehrin Hafızası Taşlarında Saklı

Diyarbakır denildiğinde akla gelen ilk yapılardan biri kuşkusuz surlar.

Ardından bazalt taşından yapılmış evler, hanlar, camiler, kiliseler, dar sokaklar ve avlular geliyor.

Bunların her biri yalnızca geçmişten kalan güzel görüntüler değil.

Şeyda Öcal’ın da dikkat çektiği gibi Diyarbakır’ın geleneksel mimarisi bulunduğu coğrafyanın koşullarına göre şekillenmiş.

Sıcak ve kurak yazlar nedeniyle dar sokaklar gölge sağlamış, kalın taş duvarlar evlerin sıcaklığını dengelemiş, avlular ve eyvanlar ise doğal hava dolaşımına katkı sunmuş.

Yani geçmişte insanlar yalnızca güzel evler yapmamış.

Yaşadıkları coğrafyayı anlamışlar.

Bence bugün geçmişten almamız gereken en önemli derslerden biri de tam olarak bu.

Çünkü mimari yalnızca bir binanın nasıl göründüğü değil, insanın yaşadığı yerle nasıl ilişki kurduğudur.

Avlulardan Apartmanlara

Eski Diyarbakır evlerinde beni en çok düşündüren yerlerden biri avlular.

Çünkü avlu yalnızca evin ortasında bırakılmış boş bir alan değildi.

Çocukların oynadığı, ailelerin bir araya geldiği, sohbetlerin edildiği, yaz akşamlarının geçirildiği bir yaşam alanıydı.

Bugün ise hayatımız büyük ölçüde apartman dairelerinin içine taşındı.

Kapımızı kapattığımızda komşumuzla ilişkimizin bile kesilebildiği bir kent yaşamına doğru ilerliyoruz.

Elbette geçmişteki yaşam biçimini bugüne olduğu gibi taşımak mümkün değil.

Ama geçmişteki avlu kültürünün bize anlattığı önemli bir şey var:

İnsan yalnızca bir eve değil, ortak yaşam alanlarına da ihtiyaç duyuyor.

Şeyda Öcal’a Diyarbakır’da yeni bir mahalle tasarlama imkânı olsa nasıl bir yer oluşturacağını sorduğumda verdiği cevap da bunun üzerineydi.

Çok yüksek olmayan yapılar, gölgeli ve yürünebilir sokaklar, çocukların güvenle oynayabileceği alanlar, yeşil bölgeler ve insanların birbirleriyle ilişki kurabileceği ortak yaşam alanları…

Aslında kulağa çok büyük bir beklenti gibi gelmiyor.

Ama bugün şehirlerimizde en fazla ihtiyaç duyduğumuz şeyler belki de tam olarak bunlar.

Bazalt Taşı Sadece Bir Cephe Değil

Diyarbakır’ın mimari kimliğinden söz ederken bazalt taşını ayrı düşünmek mümkün değil.

Surlardan geleneksel evlere kadar kentin görüntüsünü belirleyen en önemli unsurlardan biri.

Bugün de bazı yeni yapılarda bazalt taşı kullanıldığını görüyoruz.

Ancak burada Şeyda Öcal’ın yaptığı bir tespiti önemli buluyorum:

Diyarbakır’ın mimari kimliği yalnızca bir binanın cephesine siyah taş eklemekten ibaret değil.

Bence mesele tam da burada.

Bir binanın dışına bazalt taşı kapladığımızda onu Diyarbakır mimarisine uygun hale getirmiş olmuyoruz.

Çünkü o mimari anlayışın içinde iklim var.

Avlu var.

Gölge var.

Sokakla kurulan ilişki var.

İnsan var.

Bazalt taşını alıp bütün bunları geride bırakırsak geçmişi yaşatmış değil, yalnızca görüntüsünü taklit etmiş oluruz.

Yüksek Binalar, Daralan Yaşam

Bugün Diyarbakır’ın yeni yerleşim bölgelerine baktığımızda yüksek katlı yapıların giderek arttığını görüyoruz.

Yeni konutlara ihtiyaç olduğu bir gerçek.

Ancak bir şehri yalnızca daha fazla bina yaparak büyütemeyiz.

Çünkü her yeni bina beraberinde daha fazla insan getiriyor.

Daha fazla araç…

Daha fazla trafik…

Daha fazla otopark ihtiyacı…

Daha fazla yeşil alan ve sosyal alan ihtiyacı…

Şeyda Öcal’ın söylediği gibi, yüksek katlarla birlikte artan nüfus yoğunluğu yollar, otoparklar, yeşil alanlar ve sosyal donatılarla desteklenmezse sorun giderek büyüyor.

Bence şehir planlamasında bazen gözden kaçırdığımız nokta da bu.

Metrekareleri büyütüyoruz ama yaşam alanlarımızı aynı ölçüde büyütebiliyor muyuz?

Çocukların oynayabileceği yer var mı?

Yaşlıların oturabileceği bir alan var mı?

İnsanlar evlerinden çıktıklarında yürüyebilecekleri, nefes alabilecekleri, birbirleriyle karşılaşabilecekleri bir kent bulabiliyor mu?

Bir şehir yalnızca insanların yaşadığı binalardan değil, o binaların arasında kurulan hayattan oluşur.

Güzel Görünmek, Güvenli Olmak Değil

Sohbetimizin bir başka önemli konusu ise depremdi.

6 Şubat depremlerinden sonra hepimizin yapılara bakışı değişti.

Artık bir eve bakarken mutfağının güzel olup olmadığından, seramiğinden ya da duvar renginden önce başka bir şeyi düşünmemiz gerekiyor:

Bu bina güvenli mi?

Şeyda Öcal’ın söylediği çok netti:

Bir binanın dışarıdan yeni ve güzel görünmesi, onun güvenli olduğu anlamına gelmiyor.

Çünkü seramik değiştirilebilir.

Mutfak dolabı değiştirilebilir.

Duvar yeniden boyanabilir.

Ama yanlış planlanmış ve güvenli inşa edilmemiş bir yapının sonuçları aynı kolaylıkla değiştirilemiyor.

Yapı güvenliği de yalnızca mimarın sorumluluğu değil.

Mimar, mühendis, uygulamacı, yüklenici ve denetim mekanizmalarının birlikte taşıdığı bir sorumluluk.

Burada üzerinde durmamız gereken temel mesele ise çok açık:

Estetik ya da ticari beklentiler hiçbir zaman insan hayatının önüne geçmemeli.

Yapay Zekâ Mimarın Yerini Alacak mı?

Bugün hemen hemen her meslekte olduğu gibi mimarlıkta da yapay zekâ konuşuluyor.

Hatta zaman zaman “Yapay zekâ mimarların yerini alacak” yorumları yapılıyor.

Şeyda Öcal ise buna farklı yaklaşıyor.

Yapay zekânın tasarım alternatifleri üretme, görselleştirme ve bazı teknik süreçleri hızlandırma konusunda önemli bir araç olduğunu düşünüyor.

Ancak bir yapının bulunduğu yeri anlamak, kullanıcının ihtiyacını belirlemek, malzemeyi seçmek, şantiyeyi takip etmek ve yapılan işin sorumluluğunu taşımak hâlâ insanın işi.

Onun söylediği bir cümle bu noktada dikkat çekiciydi:

“Meslek bitmeyecek ama teknolojiye ayak uydurmayanların işi biraz zorlaşacak.”

Aslında bu yalnızca mimarlık için değil, bugün pek çok meslek için geçerli.

Teknolojiden kaçmak yerine onu doğru kullanmayı öğrenmek gerekiyor.

Ama teknoloji ne kadar ilerlerse ilerlesin, insan için tasarlanan bir mekânın merkezinde yine insan olmak zorunda.

Bir Kadın Olarak Şantiyede Var Olmak

Mimarlığın bir başka tarafı da mesleğin uygulama ve şantiye bölümü.

Şeyda Öcal meslek hayatının büyük bölümünü ofis tarafında geçirdiği için kadın olmasından kaynaklı çok ciddi sorunlarla karşılaşmadığını anlattı.

Ancak özellikle şantiyelerde kadınların teknik bilgisinin zaman zaman daha fazla sorgulanabildiğine dikkat çekti.

Kadınların mimarlık eğitiminde ve tasarım ofislerinde yoğun biçimde yer aldığını ancak şantiye, yönetim ve karar mekanizmalarında aynı oranın görülmediğini söyledi.

Bu da aslında mimarlığın ötesinde başka bir meseleyi gösteriyor.

Kadınlar birçok meslekte artık çok daha görünür.

Fakat karar verilen masalarda aynı görünürlüğe ulaşıldığını söylemek hâlâ kolay değil.

Şeyda Öcal’ın Hayalindeki Diyarbakır

Şeyda Öcal’a Diyarbakır’da kendi imzasını taşıyan bir yapı bırakabilse nasıl bir yapı yapmak istediğini de sordum.

Cevabı modern bir gökdelen olmadı.

Sur’da, Diyarbakır’ın geleneksel mimarisini çağdaş yaşamla buluşturan bir yapı hayal ediyor.

Bazalt taşının olduğu…

Avlunun olduğu…

Eyvanın olduğu…

Ama geçmişin birebir kopyalanmadığı bir yapı.

Bence bu hayal aslında Diyarbakır’ın gelecekteki mimarisi için de önemli bir fikir barındırıyor.

Geçmişi korumak, geçmişte yaşamak değildir.

Modernleşmek de geçmişi silmek değildir.

Asıl mesele ikisinin arasında doğru bağı kurabilmek.

Son Söz

Şeyda Öcal’la sohbetimiz bittikten sonra aklımda bir soru kaldı:

Bir şehir ne zaman kendi kimliğini kaybetmeye başlar?

Son tarihi yapı yıkıldığında mı?

Son bazalt taşı kaldırıldığında mı?

Yoksa insanlar artık o şehrin neden öyle inşa edildiğini hatırlamadığında mı?

Bence bir şehrin hafızasını korumak yalnızca tarihi binalarını ayakta tutmak değildir.

O binaların bize ne anlattığını da anlamaktır.

Diyarbakır’ın avlusu bize birlikte yaşamayı anlatıyor.

Dar sokağı iklimle uyum içinde yaşamayı…

Bazalt taşı bulunduğumuz coğrafyayı…

Surları ise geçmişle bugün arasındaki bağı anlatıyor.

Diyarbakır elbette büyüyecek.

Yeni evler yapılacak.

Yeni mahalleler kurulacak.

Şehrin görüntüsü değişecek.

Ama bütün bunları yaparken kendimize zaman zaman şu soruyu sormamız gerektiğini düşünüyorum:

Yaptığımız yeni Diyarbakır’ın içinde, eski Diyarbakır’dan ne bırakıyoruz?

Çünkü şehirler yalnızca yıkılan binalarla hafızalarını kaybetmez.

Bazen bir avluyu unutarak başlar.

Sonra bir sokak unutulur.

Sonra komşuluk…

Sonra o şehri diğer bütün şehirlerden ayıran yaşam biçimi.

Ve geriye aynı isimde ama bambaşka bir kent kalır.

Diyarbakır’ın geleceğini inşa ederken mesele geçmişe dönmek değil; geçmişinden neyi geleceğe taşıyacağını bilmektir.

Önceki ve Sonraki Yazılar
YAZIYA YORUM KAT
UYARI: Küfür, hakaret, rencide edici cümleler veya imalar, inançlara saldırı içeren, imla kuralları ile yazılmamış,
Türkçe karakter kullanılmayan ve büyük harflerle yazılmış yorumlar onaylanmamaktadır.
Yasemin Kürmancı Arşivi
SON YAZILAR