Zülküf Kışanak

Zülküf Kışanak

Diyarbakır’ın toplayıcı kadınları…

Geçen gün daha önce gördüğüm toplayıcı bir kadınla yine karşılaştım, Mahabad bulvarına çıkan bir sokakta. Kağıt, plastik ayıkladığı çöp bidonunun az ilerisindeki büyük çınarın altında, yerinden sökülüp kenara atılmış bir kaldırım taşının üstünde oturmuş telefonda hararetli hararetli konuşuyordu biriyle. Ağzına kadar dolu arabası ise az ilerisindeydi. Yüksek sesle konuşuyordu, sanırım sokağın sağır sultanı bile onu, üç, beş değil, en az on, on beş adım ilerde duyuyordu, ne dediğini tane tane anlıyordu. Diyarbakır’ın Dicle, belki de Lice ki birbirine sınır iki ilçesidir, hemen hemen aynı olan ağzıyla, Zazaca konuşuyordu…

“To se vat?” (Ne dedin?)
…..
“Nê, nê waya min…” (Yok, yok bacım…)
“Kirdkî zano?” (Zazaca biliyor mu?)
….
“Çizana…” (Ne bileyim…)

Birkaç gün sonra aynı yerden geçtim, yine oradaydı, aynı taşın üstünde oturuyordu Zazaca konuşan toplayıcı kadın. Durup dinlendiği yer bakımlı bir sitenin girişine yakındı, sanırım her gün bir süreliğine burada günün yorgunluğunu atıyor. Bu defa yanından geçip gidenleri sessizce izliyordu, gözden kaybolana kadar bakıyordu arkalarından. Karşıdan gelen bir kadına takılmıştı gözleri. Bunu fırsat bilip yavaşladım, onu geçene kadar yüzüne baktım, kocaman gözleri vardı, sanki hiç kırpmıyordu, derinlere dalmıştı, öylece bakıyordu. Bakımlı bir yüzü vardı, bu ilk bakışta hemen göze çarpıyordu. Sarı, kırmızı, yeşil renkli boncukların işlendiği beyaz bir tülbendi vardı başında.

Diyarbakır’ın sokaklarında dolaşırken daha çok dikkat etmeye, daha çok etrafımı gözlemlemeye başladım. Meğer ne kadar da çok toplayıcı kadın varmış bu kentte, her gün yürüdüğümüz, arabayla geçip gittiğimiz cadde ve sokaklarında. Birkaç gün geçmişti ki Bağcılar’daki Çewlik caddesinde kağıt, plastik, kola kutuları gibi geri dönüşüm malzemesiyle doldurdukları arabalarıyla yan yana yürüyen toplayıcı iki kadın gördüm, biri çarşaflıydı. Aradan birkaç gün geçmişti ki yine gördüm aynı güzargahda, aynı kadınları. Hiç ilgili değilmişim gibi bir süre onlarla yan yana yürüdüm, Kurmanci konuşuyorlardı, bana Mardin ağzıyla konuşuyorlarmış gibi geldi. Rahatsız olmasınlar diye nereli olduklarını sormadan yanlarında ayrıldım, karşı tarafa geçtim. Yan yana yürürken göz ucuyla izlemeye çalıştım, yüzleri pırıl pırıldı, çöp bidonlarını hiç karıştırmamışlar, çöp yığınları arasından geri dönüşüm malzemesi hiç toplamamışlar gibi üst başları tertemizdi, Mahabad bulvarına çıkan sokakta gördüğüm Zazaca konuşan toplayıcı kadın kadar olmasa da onlar da bakımlıydılar, bir özgüvenle sokakta yürüyorlardı…

Bu defa Mardinkapı’ya yakın bir yerde Sur dibindeyim, bir yandan karanlığın çökmek üzere olduğu Hewsel bahçelerini izliyorum, bir yandan da çayımı yudumluyorum, her zamanki gibi yine dünyayı dört dönüyor aklım, kanatlanmış gibiyim. Nerelere uğradım, kimlerle karşılaştım unutum gitti birden, aklım resetlendi sanki, topladıklarıyla ağzına kadar dolu diz boyu torbasıyla az ötemde yere çökerken “merhaba” diyen orta yaşın biraz üstünde olan toplayıcı kadının sesini duyduğumda. Kendimi hemen topladım, olabildiğince sessizce karşılık versem de aradan birkaç dakika geçene kadar ancak kendime gelebildim, ağaçlara tünemiş binlerce kuşun sesini ona işaret eder gibi yaparak, “Ana, gün batınca Hewsel daha da canlanıyor sanki…” diyebildim.

Beni duyup duymadığını merak ettiğim toplayıcı kadın, bir yandan önüne döktüğü kola kutularını, plastik petlerini bir bir eziyordu, olabildiğince düzgün bir şekilde torbasına yerleştiriyordu. Epey sonra cıvıldamaya devam eden kuşların sesine karışan sesi duyuldu, benden yana bakmadan, Hewsel’e taraf dönmeden, “Hewsel’in gecesi de gündüzü de hep canlıdır, bildim bileli o hep böyle cıvıl cıvıldır. Gündüzleri insanlar canhiraş çalışır bahçelerinde, geceleri ise gerçek sahipleri, anlayacağın kuşlar, börtü böcekler, yılanlar, çıyanlar çalışır, durur Hewsel’in derinliklerinde…” dedi, sustu, ne ettiysem de tek bir kelime daha edemedim, dilim dönmedi ki karşılık vereyim… O da bunu anlamış olmalı ki bir daha hiç bir şey söylemedi, Beden diplerinde topladıklarını torbasına iyice yerleştirdikten sonra sırtını verdiği eğri böğrü ağacın gövdesine yaslanarak ayağa kalktı, o ana kadar hiç bakmadığı Hewsel’e döndü, onunla vedalaşıyormuş gibi sessizce fısıldadı, bir süre de Ongözlü köprüye doğru dalıp gitti, en son bana döndü, öz Diyarbakırlıların Türkçe’siyle “Allah rahatlık versin” dedi, karanlıkta uzayıp giden Sur’a vuran loş ışığın altında, Mardin kapıya doğru yürüdü gitti sıkı sıkı tuttuğu torbasıyla, bir süre sonra da gözden kayboldu…

Gitti…

*

Her geçen gün yoksulluk daha da artıyor Diyarbakır’da, bu kadim şehirde.

Yoksulluk, bir yerde, bir toplumda azdı mı ilkin kadınları, en çok da çocukları vuruyor, buldozer gibi üzerinden geçiyor. Diyarbakır’da da bu böyle oldu. Her geçen gün sayıları daha da artıyor, daha da çoğalıyor her yaşta toplayıcı kadınların, çocukların. Hâlbuki Diyarbakır kendi haline bırakılsa, dokunulmasa, kimyasıyla oynanılmasa rahatlıkla yokluğun, yoksulluğun üstesinden gelecektir, hayli hayli kendine yetebilecektir, hatta başına bela edilmiş ne kadar sıkıntı, eziyet varsa hepsiyle baş edebilecektir, prangalarından kurtulabilecektir, dahası çeperindeki bölgeleri bile rahatlıkla ayağa kaldırabilecektir, kapasitesi buna yetiyor, artıyor. Aile aile, kabile kabile, köy köy, şehir şehir kendi dayanışmasını geliştirecek, kendine bir çıkış yolu bulacak, tarihte olduğu gibi ne ekmeğe bulgura, ne yoğurda peynire, ne ete süte, ne de üst başa muhtaç bırakacaktır kendi insanını, ahalisini. Bu şehir, kapı komşu, hısım akraba, köylü mahalleli, kadın erkek olarak hep birlikte kendini yeniden var eden kapasitesini ortaya koymayı bilmiştir.

Elbette binlerce yılda bir birikime, bir yaşam biçimine dönüşen Ortadoğu, belki de buna Mezopotamya tipi demeliyiz, köy dayanışmasını, “yârin yanağından gayrı” her şeyini paylaşabilen, birlikte üretebilen, doğanın verdiklerinden hep birlikte yararlanmasına alışkın kültürünü daha da geliştirmek gerekir. Diyarbakır’ın buna su ve hava kadar ihtiyacı vardır. Dünyada bilinen, kabul gören bir tek çözüm yolu, batı tipi hakka, hukuka, eşitliğe, iç barışa, demokrasiye dayanan sosyal devlet anlayışıdır ki Diyarbakır’ın tarihsel birikimi, toplumsal feraseti bu kültüre yabancı değildir, hatta bu anlayışın gelişmesine, gerçekleşmesine katkı yapacak güçte, kabiliyete sahiptir. Rahat bırakılsa zorlanmadan, sıkıntıya düşmeden kendi dönüşümüne çıkış bulabilir, alternatiflerini oluşturabilir. Dahası kontrolsüz büyümenin, yığınlaşmanın, en kötüsü kendine yabancılaşmanın, düşürülmenin getirdiği yeni sorunlara karşı kendini koruyacak bir yol bulabilir, yeter ki daha fazla hırpalanmasın, yeter ki ipe sapa gelmez işlerle meşgul edilmesin, itilip kakılmasın, önüne eften pöften engeller konulmasın, çıplak güç naralarının atıldığı bir meydana dönüşmesin.

İşte o zaman Diyarbakır kendini yeniden var edebilecektir, her geçen gün sayıları artan, her bir sokağına yayılan toplayıcı kadınların, çocukların sıkıntılarına ortak olabilecektir, onları aşa, işe muhtaç olmaktan, dahası yoksulluktan kurtarabilecektir, öyle zekâtla, fitreyle, ayni, nakdi, bilmem ne yardımıyla olacak iş değildir bu, aşılacak sorun hiç değildir.

Biline…

Önceki ve Sonraki Yazılar
YAZIYA YORUM KAT
UYARI: Küfür, hakaret, rencide edici cümleler veya imalar, inançlara saldırı içeren, imla kuralları ile yazılmamış,
Türkçe karakter kullanılmayan ve büyük harflerle yazılmış yorumlar onaylanmamaktadır.