İplerin Efendisi
Cemal Bali Akal, Hukuk ya da Kukla Tiyatrosu’nda bizi bir mahkeme salonuna değil, yüksek tavanlı bir sahnenin kulisine davet eder. Orada hukuk, adalet dağıtan bir mekanizma değil; iktidarın kendi hikâyesini oynattığı bir dekor olarak durur. Akal’ın cümlesi bir benzetme değil, bir teşhistir: “Hukuk, iktidarın sahnesinde oynanan bir kukla tiyatrosudur.”

Bu sahnede adalet bir kalkan değildir; sahne tasarımının parçasıdır. Işıklar parladığında gördüğümüz o heybetli cübbeler, çoğu zaman yukarıdan sarkan iplerin geriliminde durur.
Bugün hukuk, evrensel bir denge aracı olmaktan çıkıp bir performans sanatına dönüşmüştür. Roller önceden dağıtılmış, replikler çoktan sufle edilmiştir. Yargı mensupları bu oyunda çoğu zaman birer figürandır; halk ise biletini vergileriyle ödemiş, ama sahneye müdahale hakkı elinden alınmış sessiz bir seyircidir.
Seyirci vardır ama özne değildir. Görür ama dokunamaz. Alkışlar ama değiştiremez.
Dünya sahnesine bakıldığında dekorlar değişir, rejinin soğukluğu değişmez.
Hindistan’da hakikati yazanlar, içi boş “terör” senaryolarıyla kulise çekilir.
ABD’de onlarca yılın kazanımı, bir gecede yüksek yargının perdeleri arkasında yırtılıp atılabilir.
Fransa’da sokağın itirazı, yargının o sağır edici “nizam” sessizliğinde boğulur.
Farklı diller, farklı kostümler… Ama iplerin ucu hep aynı yere çıkar: keyfiyet.
Akal’ın uyarısı burada berraklaşır: hukuk artık adaletin değil, “düzenin bekçisi”dir. Ve o düzen, çoğu zaman toplumun değil, ipleri tutan dar bir zümrenin bekasıdır.
Tam da burada, sahnenin bir tiyatrodan ibaret olmadığını ele veren o an gelir:
“Bir sahnede, üstten gelen işaretleri tanımayan figüranlar olur. Işık değişir, perde iner, ama bazıları hâlâ eski rolü oynamakta ısrar eder. İşte o an tiyatronun bir benzetme değil, çıplak bir düzenek olduğu anlaşılır. Kuralların değil, keyfin yürüdüğü; metnin değil, el işaretinin hüküm verdiği bir kulisteyizdir artık.”
Bu andan sonra oyun, estetik bir temsil olmaktan çıkar; çıplak bir irade gösterisine dönüşür. Metin, reji, yasa… hepsi dekor olur. Hüküm, sahne arkasından gelen tek bir el hareketinde toplanır.
Kendi ufkumuza döndüğümüzde, bu kukla tiyatrosunun en grotesk sahneleriyle karşılaşırız.
Anayasal güvencelerin birer “tavsiye mektubu”na dönüştüğü, kararların kâğıt üzerinde asılı kaldığı bir sahnede artık hukuk değil; rafine bir keyfiyet konuşur. Alt sahne, üst sahnenin işaretini tanımaz; üst sahne ise metni tanıma zahmetinden vazgeçer. Oyun, metinsiz de oynanabilir hâle gelmiştir.
Burada amaç yalnızca cezalandırmak değildir. Asıl amaç, Akal’ın işaret ettiği gibi zihni ilhak etmektir.
Mesaj nettir: “Bu sahnede sizin iradenizin bir karşılığı yok.”
Adalet artık hak dağıtmaz; kime “haddini bildireceğini” seçen bir turnikeye dönüşür. Dosyalar delil torbaları değil, hizaya çekme araçlarıdır.
İşte bu noktada, metnin en karanlık cümlesi yerini bulur:
Kuklalar değişir, ama ipleri tutan el aynı kalır.
İktidarlar değişir, dekor yenilenir, oyuncular sahneden iner; fakat o görünmez ip, başka bir kuklanın bileğine sessizce bağlanır.
Bu grotesk sahnenin içinde bir de trajikomik anlar vardır.
Bir yargıcın “tarafsızım ama…” diye başlayan bir cümleyle tarafsızlığını kendi eliyle imha etmesi.
Bir siyasetçinin “hukuk devleti” nutkundan saatler sonra açık tehditlere başvurması.
Şeffaflık vaazları eşliğinde saklanan kamu belgeleri…
Türkiye’nin hukuk sahnesinde komedi, trajediden daha gerçek ve daha ürkütücüdür artık.
Ama bu hastalık yalnızca yönetenlere mahsus değildir. Sahnenin karşı tarafında, bugün “adalet” diye haykıranların kendi küçük localarında hukuksuz ihalelerle, liyakatsiz atamalarla ve keyfi ambargolarla kendi tiyatrolarını kurma telaşına düşmeleri, oyunun bütünlüğünü tamamlar.
Akal’ın şu uyarısı burada iki tarafı da keser: “Zincirlerini kırmak için yola çıkanlar, çoğu zaman yeni zincirler örer.”
Eğer sadece kuklacı değişecekse, iplerin renginin değişmesinin seyirci için hiçbir hükmü yoktur.
Akal’ın bir başka cümlesi metnin kalbine saplanır: “Hukuk, edebiyat gibi hayata dair olmalı; ama bizde hayat, hukukun dışında ve ona rağmen yaşanıyor.”
Adalet, mahkeme duvarlarına asılmış eski bir hatıraya dönüşmüştür. Halkın zihninde hukuk denince artık hak değil, ihtimalin yokluğu canlanır.
Ve yazının karanlık yankısı derinleşir:
Bugünün kukla tiyatrosunda sahne büyük, ışıklar parlak, kuklalar gösterişli olabilir. Ama o ipleri tutan el hep aynıdır: keyfiyet.
Bu el hukuku sıkmaya devam ettikçe, sahne kaçınılmaz olarak kararır.
Yine de hiçbir temsil sonsuza kadar sürmez.
Alkışlar dindiğinde, spot ışıkları söndüğünde ve sahne karardığında geriye sadece kulis kalır.
Bir gün seyirci, o koltukta oturmanın da oyunun parçası olduğunu fark ettiğinde, mesele kuklaların nasıl oynadığı olmaktan çıkar; iplerin neden bu kadar uzun süre görünmez kaldığına dönüşür.
Ve tarih, o günü yazarken,
kuklaların şatafatını değil,
iplerin bu kadar uzun süre kimsenin gözüne batmamasını sorar.
Hukuk ya da Kukla Tiyatrosu Edebiyat ve Hukuk Yazıları, Cemal Bali Akal, Dost Kitabevi 2018
Türkçe karakter kullanılmayan ve büyük harflerle yazılmış yorumlar onaylanmamaktadır.