ÖNEMLİ BİR VURGU
Tanımlama ve isimlendirme gibi işaretler olmadığında, psikolojik bölünmeler, yaralanmalar, sıkıntı ve korkular, yapay zevk ve acılar da olmayacaktır.
Bunlar yalnızca düşünce mekanizmasının dar sınırları içinde ortaya çıkar; zihnin kendi kendini sınırlamasından başka bir şey değildir.
İnsan, sürekli olarak “bu iyi, bu kötü, bu güzel, bu çirkin” diye işaretler koyduğu an, yaşamın doğal akışı parçalanır. İşte o parçalanma, bir yandan deneyimin bütünlüğünü kaybettirirken, diğer yandan sürekli bir eksiklik, kaygı ve yapay bir güvenlik arayışını doğurur.
Olduğu Gibi Görmek
Yaşamın güzelliği, çoğu zaman göz önünde ama fark edilmemiş olan yerde saklıdır. Sosyal yaşam, ilişki, paylaşım ve enerji akışını, olduğu gibi görerek ve fark ederek izlemek, bu güzelliği ortaya çıkarır.
Ama gözlemlediğimiz her şeyi tanımlamaya kalktığımızda, yani “iyi” ve “kötü”, “güzel” ve “çirkin” gibi etiketler koyduğumuzda, bilinçsiz bir şekilde yaşamı parçalarız.
Birinden diğerine geçişte, yaşamın sıçramalı, akışkan ve ilişkisel hali tanımlamalarla durdurulur. Ve bu, tüm yaşamımıza yayılır: sorunlu, ağır, problemli bir hayat ve paylaşım oluşur.
Tanımlamaların İnsan Hayatındaki Rolü
Tanımlama, çoğu zaman geçmişe özlem veya geleceğe yatırım olarak ortaya çıkar. İnsan, tanımlamalarla kendine bir tür yapay güvenlik ve suni huzur kurmaya çalışır.
“Bunu yaparsam güvende olurum, bunu yaparsam mutluluk gelir” düşüncesi, yaşamın doğal akışını kontrol etmeye çalışmaktır.
Oysa buna aslında ihtiyaç yoktur. Yaşam, ne olursa olsun; iyi-kötü, güzel-çirkin demeden olduğu gibidir.
Bunu olduğu gibi görmek, insanın özgür yaşamasını sağlar; özgür ilişkiler kurmasını sağlar; özgür bir insan yaratır. Özgürleşmek, yaşamın ve deneyimin kendiliğinden akmasına izin vermek demektir. Özgür akış, fark eden bir gözlem ve gözlemle ilişkiye geçen bir paylaşım ile gelişir.
Gözlem ve Paylaşım Arasındaki Dans
Dikkatli gözlem, tanım koymadan, etiketlemeden, yargılamadan gerçekleştiğinde bir tür sessiz devrimdir. İnsan, gözlemlerken fark eder: Hayat kendi başına bütün, kendi başına akışkandır. Ve bu farkındalık, insanın kendi içinde ve diğerleriyle ilişkilerinde özgür bir enerji oluşturur.
Paylaşım ise bu farkındalığın doğal uzantısıdır. Fark eden bir insan, farkını başkalarıyla paylaşırken zorlamaz; aktarılan enerji, doğal ve hafiftir. İşte gerçek paylaşım budur: kendi deneyimini başkalarının yaşamına zorlamadan sunmak ve aynı zamanda onlardan öğrenmek.
Özgürleşmenin Doğal Sonucu
Tanımlamalardan vazgeçmek, her deneyimi olduğu gibi kabul etmek; yaşamın kendiliğinden akmasını izlemek… İşte bu süreç, insanı hem içsel hem de toplumsal olarak özgürleştirir. Yaşamın her parçası, kendi bütünlüğü içinde değer kazanır: acı da, sevinç de, sıkıntı da, neşe de… Hepsi bir bütünün farklı tonlarıdır.
Özgürleşmek, bir noktada kontrolü bırakmak, bir noktada kendini ve dünyayı olduğu gibi görmek, bir noktada ise paylaşımı zorlamadan, doğal bir akışla sunmak demektir.
Ve ancak bu noktada, insan ilişkileri gerçekten derinleşir; toplumsal paylaşımlar anlam kazanır; yaşam kendi ritmini bulur.
Türkçe karakter kullanılmayan ve büyük harflerle yazılmış yorumlar onaylanmamaktadır.