Suriye Okumaları
Son günlerde Suriye sahasında yaşanan olayları, sadece bir ülkenin iç işleri gibi algılamak yanlış olacaktır. Suriye’de yaşanan her olayın altında aslında tüm bölgeyi ilgilendiren önemli gelişmeler ve ileriye dönük hamleler yer almaktadır.
Ancak bölgede açıkça yapılan hamlelerin yanı sıra, kamuoyunun gözünden kaçırılmak istenen, “saman altından su yürütme” yöntemleriyle ilerleyen ciddi bir jeopolitik hesaplaşmalar da söz konusudur.
Bu yüzden Suriye okumaları diye başlamak istedim. Çünkü komşumuzu okuyamadan geleceğimizi sağlam bir şekilde şekillendirmek mümkün olmayacak.
Uzun süredir bilinen bir gerçek var: Amerika Birleşik Devletleri ve İsrail Suriye’yi bütüncül bir devlet olarak ayakta tutmak istemiyor. Sahadaki gelişmeler, ülkenin fiilen parçalanmasını hedefleyen bir planın adım adım devreye sokulduğunu gösteriyor.
Bu senaryoda kuzeyin YPG kontrolüne bırakılması, güneyde DEAŞ tehdidinin sürekli canlı tutulması, bazı bölgelerde etnik ve mezhepsel fay hatlarının kaşınması dikkat çekiyor. Kıyı hattı ve enerji denklemi ise İsrail’in güvenlik ve nüfuz alanı açısından ayrı bir önem taşıyor.
Bu durumda aslında planlanan Suriye’yi dörde bölmek veya en azından dört federal yönetime devretmek söz konusu. İsrail’in kontrolünde Dürziler, YPG, DEAŞ ve Suriye Yönetimi.
Tüm bunların arkasında tabi ki Tel Aviv yönetimi yer almaktadır. Suriye’yi uzun vadede “uydu bir yapı” hâline getirme hedefi artık bölgeyi takip eden herkesin malumu. Bu nedenle sahada istikrarsızlık üreten her gelişme, İsrail açısından bir tehditten ziyade fırsat olarak okunmalıdır.
Tam da bu noktada, bir süredir zayıfladığı düşünülen DEAŞ’ın yeniden sahneye sürülmesi dikkat çekici. Bu durum, “örgüt yeniden güçleniyor” basitliğinde okunmamalı. Daha çok, bazı aktörlerin elini güçlendirmeye yarayan, kontrollü bir kaos üretme stratejisinin parçası olarak değerlendirilmelidir. DEAŞ’ın varlığı, hem sahadaki bazı gruplara meşruiyet alanı açmakta hem de bölge ülkelerine yönelik bir baskı ve gözdağı aracı olarak kullanılmaktadır.
Türkiye’nin bu denklemin dışında tutulmadığı açık. Son bir hafta içinde yaşanan gelişmeler, ister istemez bu tabloyla birlikte düşünülmelidir. Libya Genelkurmay Başkanı’nı taşıyan uçağın henüz tüm yönleri aydınlatılamamış bir şekilde düşmesi, ardından Yalova’da DEAŞ bağlantılı unsurların emniyet güçleriyle çatışmaya girmesi, tesadüf olarak geçiştirilemeyecek kadar dikkat çekicidir.
Buna Akdeniz’de Türkiye’nin son yıllarda elde ettiği deniz yetki alanları ve askeri-stratejik kazanımlar da eklendiğinde, tablo daha da netleşiyor. Doğu Akdeniz’de Türkiye’nin etkinliğini kırmak isteyen bir blok, İsrail, Yunanistan ve Güney Kıbrıs arasında yapılan özel anlaşmalarla adım adım tahkim ediliyor. Bu anlaşmalar yalnızca enerji paylaşımı değil, aynı zamanda Türkiye’yi coğrafi ve diplomatik olarak yalnızlaştırma girişimi olarak da okunmalıdır.
Bugün yaşananlar, birbirinden bağımsız gibi görünen ama aslında aynı stratejik hedefe hizmet eden hamlelerdir. Suriye’deki istikrarsızlık, Akdeniz’deki kuşatma çabaları ve Türkiye içindeki güvenlik tehditleri, birbirinden bağımsız değildir.
Bu nedenle meseleye günlük olaylar penceresinden değil, bölgesel güç mücadelesi ve uzun vadeli stratejiler çerçevesinden bakmak zorundayız. Aksi hâlde yaşananları anlamakta geç kalır ve sonuçlarıyla yüzleşmek zorunda kalırız.
Bu coğrafyada tarih, hiçbir zaman rastlantılarla yazılmadı. Bugün de öyle. Görmesini bilene…
Türkçe karakter kullanılmayan ve büyük harflerle yazılmış yorumlar onaylanmamaktadır.