Varoluşçuluk ve yaşamın anlamı üzerine

Varoluşçuluk, diğer adıyla egzistansiyalizm olan bu düşünce akımına göre insanın var olduktan sonra kendisinin değerlerini oluşturduğunu savunan felsefi akımdır. Varoluşçuluğu, kuran kişi her ne kadar Soran Kierkegoord olsa da bu kavramı kullanmamıştır. Bu akım daha çok Jean Paul Sartre’ın yaklaşımlarıyla ön plana çıkmıştır.

Sartre’a göre insan, ne olması gerektiğine kendisi karar verir. O önce var olup sonra kendisini yaratan tek varlıktır, kendisini nasıl yaparsa öyledir. Aslında burada Sartre’ın vurguladığı şey insanın kendi kimliğini kendisinin yaratmış olduğu gerçeğidir.Düşünür, varoluş ve öz meselesini özgür istence bağlayarak, insanın sahip olduğu imkânları çerçevesinde yapacağı özgür seçimler onun özünü meydana getireceğini savunur.

Varoluşçuluğa göre, “varoluş özden önce gelir” önermesi bu akımın ana eksenini oluşturur. Bireyin varoluşu dışında gelişen yapı ”O” ile ifade edilmektedir. Yani öz varoluştan sonra oluşturulan gerçekliktir.

Bu felsefi akımı ve özellikle Sartre’ın yaklaşımlarını dikkate aldığımızda , “Öz” ün oluşumu yani ”O” nun oluşumunu özgür talepler belirler. Başka bir ifadeyle bireyi varoluştan öteye taşıyacak, onu ve yaşantısını anlamalı kılacak olan şeyler özgür seçimlere göre şekillenir.

Varoluşçu anlayışa göre ortaya çıkan varoluşçu ahlak, aydınlanma değerlerini, modern rasyonalizme, liberalizmin kitle kültürüne ve yığın ahlakına karşı ciddi bir tepki olarak yorumlanan etik anlayışıdır. Varoluşçu etik, her şeyden önce özgürlük etiği olmak durumundadır.

Sarter, özgürlük kavramını sorumluluk kavramıyla beraber ele alır. Ona göre “ben” olmanın “birey” olmanın en önemli gereği; eylemlerimizin sorumluluğunu taşımaktır.

Yukarıdaki tüm argümanlar ışığında günümüz bireyinin liberal kültür içindeki edilgenlik pozisyonuna baktığımızda, birey olma, değer yaratma ciddi bir sorun alanını yansıtmaktadır. Neoliberal iklimde bireyin tuttuğu yer, yaratılan tüketim kültürü içinde” meta dünyasında” edilgen öznedir. Topluma dayatılan yaşam unsurları, bireyi bu kültürün yarattığı sınıfsallık içinde statü ve “lüks” anlayışına göre konum oluşturmak zorunda bırakmıştır. Bu iklimdeki en önemli değer kapital’ in gücü ekseninde şekillenen bireydir. Birey ve toplum bu tüketim kültürünün en önemli taşıyıcısı ve sürdürücüleridir. Bunu yaparken nesneler dünyasının yarattığı değerleri yaşaması ve bunlarla kendini üretmesi gerekmektedir. Aksi halde dışlanma ve ötekileşmeye maruz kalınmaktadır. Burada bireyin kendi seçimleri gibi gözüken şeyler aslında sistem tarafından oluşturulmuştur. Bu açıdan bakınca bireyin iradesi pasif durumdadır. Oluşturulmuş sanal bir gerçeklik söz konusudur. Buda “öz” den uzak bir durumu yansıtır. Başka bir ifadeyle kapitalist düzen içinde başkaları tarafından dizayn edilen yaşam formu içinde bireyler, düzenin parçası olmak adına bu değerleri(statü, mülk, konfor, güç, çıkar) sahiplenmek zorundadır. İşte tamda bu noktada varoluşçu felsefe anlam kazanmaktadır. Bireyin liberal düzende verilmiş, oluşturulmuş kalıplar içinde hareket etmesi onu özgür bir birey kılmadığı gibi düzenin gereklerini yapmaması durumunda da en temel mahrumiyetleri yaşayacağı duygusu ve düşüncesi verilmektedir.(korku ve kaygıyla oluşturulmuş bağımlı ilişki sarmalı)Burada bireyin iradesi düzenin yapı taşları tarafından adeta ipotek altına alınmıştır.Düzenin yarattıklarına uymak özgürlüğün teminatı gibi kurgulanmıştır. Bu durum bireyleri görünmeyen bir zincirle oluşturulan dünyaya bağlamaktadır. Buna varoluşsal felsefe açısından baktığımızda bireysel özgürlüğün gerçek anlamından uzak kaldığını, bireyin kendi rızasıyla değer oluşturamadığını ve bunun yanında bireyin yaşadığı yoğun paradoksal durumların etkisiyle hem kendisine hem de çevresine yabancılaştığını ifade edebiliriz. Özellikle toplumsal eşitlik ve adil paylaşımdan uzak toplumlarda bu durum kendisini bir hayli göstermektedir.

Ülkemizde, özellikle 80 darbesinden bu yana ve bilhassa tek kutuplu dünya sistemine geçilen 90’larla beraber yaratılmak istenen birey, edilgen birey, kendi öz benliğiyle değer yaratmanın dışında tutulan, dayatılmışları kabul etmek zorunda bırakılan birey profilidir.

Bireysel ve toplumsal yaşamda özgün ve özgür olabilmenin en temel koşulu; görünmeyen prangalardan kurtulmak ve alternatif yaşam formlarını en insani ve ekolojikniteliklerle oluşturmaktan geçer.

Önceki ve Sonraki Yazılar
YAZIYA YORUM KAT
UYARI: Küfür, hakaret, rencide edici cümleler veya imalar, inançlara saldırı içeren, imla kuralları ile yazılmamış,
Türkçe karakter kullanılmayan ve büyük harflerle yazılmış yorumlar onaylanmamaktadır.