TETT: Türkiye Ekonomik Tahammül Testi

Raflarda Başlayan Sessiz Alıştırma
Bazı yazılar vardır; insan onları keyifle yazar.
Edebiyatın içine saklanır, alegorilerin arasında dolaşır, bir roman kahramanının cümlesine sığınıp günümüzü anlatır. Benim sevdiğim yazılar genellikle onlardır.
Ama bazı konular vardır ki insan onları isteyerek yazmaz!
Çünkü mizah yapmaya çalışırken bile midesinde hafif bir ekşime hisseder.
İşte “tarihi geçmiş” gıda tartışması da tam olarak böyle bir konu.
Tarım ve Orman Bakanı İbrahim Yumaklı, Mayıs 2026 başındaki açıklamasıyla market raflarına yeni bir yaklaşım bıraktı:
“TETT geçmiş ürünler; tat, koku ve görünüşünde bozulma yoksa satılabilir.”
İlk bakışta kulağa mantıklı geliyor.
Çünkü hiçbir aklı başında insan gıda israfını savunmaz.
Çöpe giden her ürün; emek, su, enerji ve para kaybıdır.
Fakat Türkiye’de bazı cümleler vardır ki insan onları duyunca refleks olarak önce cüzdanını, sonra midesini kontrol eder.
Çünkü bizde çoğu zaman “esneklik” kelimesi, ekonomik sıkışmışlığın resmi tercümesidir.
Eskiden devlet vatandaşa şöyle derdi:
“Bu tarih güvenlik sınırıdır.”
Şimdi ise aynı devlet adeta şöyle diyor:
“Çok da büyütmeyin. Bir koklayın bakalım.”
İşte insanı rahatsız eden yer tam da burasıdır.
Çünkü gıda güvenliği; vatandaşın burnuna, damak tadına ve cesaretine bırakılacak bir mesele değildir.
Bilim şunu söyler:
Son Tüketim Tarihi geçmiş ürünler ciddi risk taşıyabilir.
Bakanlığın işaret ettiği TETT kapsamındaki bazı kuru gıdalar ise teknik olarak daha düşük risk grubunda değerlendirilebilir.
Bu, bilimsel olarak bütünüyle yanlış değildir.
Ama Türkiye’de mesele hiçbir zaman yalnızca teknik değildir.
Mesele denetimdir.
Mesele uygulamadır.
Asıl mesele ise ekonomik baskı arttığında kuralların neden bir anda lastik gibi esneyebildiğidir.
Bugün vatandaşa “Kokuya bakın” diyen anlayış, yarın başka hangi standardı “çok da önemli değil” diyerek gevşetecek?
İnsan ister istemez düşünüyor:
Yakında market girişlerine şu tabelalar mı asılacak?
“Ürünlerimiz arasında duyusal analize tabi tutulmuş bisküviler bulunmaktadır.”
Belki bir sonraki aşamada her markete küçük bir laboratuvar da kurulur.
Vatandaş içeri girer:
— “Kolay gelsin, şu makarna biraz 2025 kokuyor gibi geldi.”
— “Yok abi, o normal. Hafif oksidasyon aroması.”
Çünkü geldiğimiz nokta biraz trajikomik.
Duyusal analiz laboratuvarlarında eğitim almış uzmanların bile bazen kararsız kaldığı bir konuda, ortalama vatandaşa adeta şunu söylüyoruz:
“Hadi bakalım Şef Dedektif Mehmet Bey… Aç paketi, kokla, risk analizini yap.”
Üstelik mesele yalnızca zehirlenmek de değildir.
Zamanla yağlar okside olur.
Vitaminler azalır.
Besin değeri düşer.
Yani bazen ortaya öldürmeyen ama artık doğru düzgün beslemeyen ürünler çıkar.
Bir başka ifadeyle:
Vatandaş artık yalnızca pahalı gıda değil; “yaşlanmış gıda” da tüketmeye alıştırılıyor olabilir.
Ve burada insanın aklına ister istemez daha büyük bir soru geliyor:
Normal ülkeler vatandaşına daha kaliteli ve ulaşılabilir gıda sunmaya çalışırken, biz neden sürekli “daha kötüsüne nasıl alışırsınız?” eşiğinde dolaşıyoruz?
Belki de çünkü yıllardır tarım politikalarında üretimi büyütmek yerine günü kurtaran tercihler yapıldı.
Üretici maliyet altında ezildi.
Çiftçi küstü.
İthalat büyüdü.
Raf küçüldü.
Gramaj düştü.
Kalite geriledi.
Şimdi ise tarihler esnemeye başladı.
Aslında mesele yalnızca bisküvi değildir.
Mesele şudur:
Bir devlet, vatandaşını korumak için koyduğu çizgileri; ekonomik baskı arttığında kendisi bulanıklaştırmaya başlıyorsa, orada yalnızca raf ömrü değil, kurumsal güven de kısalmaya başlamış demektir.
Çünkü modern devlet dediğimiz şeyin özü şudur:
Vatandaşın risk almak zorunda kalmaması.
Ama bizde bazen tam tersi oluyor.
Önce yasa çıkarılıyor.
Sonra ekonomik gerçekler kapıya dayanıyor.
Ardından aynı yasa için topluma şöyle deniyor:
“O kadar da katı düşünmeyin.”
Bu; trafik lambası koyup ardından:
“Kırmızıda geçebilirsiniz ama dikkatli olun” demeye benziyor.
Bir süre sonra toplum da buna alışıyor.
Toplumlar bazen bir anda çökmez; standart düşüşüne yavaş yavaş alıştırılır.
Önce tarihi geçmiş ürün normalleşiyor.
Sonra düşük kalite normalleşiyor.
Sonra denetimsizlik normalleşiyor.
En sonunda ise vatandaş, hakkı olan standardı istemeyi bile “lüks” sanmaya başlıyor.
Ve bütün bunlar olurken topluma sürekli aynı cümle fısıldanıyor:
“Bir şey olmaz.”
Oysa modern toplum dediğimiz şey zaten “bir şey olmasın” diye kurulmuş kurallar düzenidir.
Bilim ile mizahın kesiştiği yerde insan şu soruyu sormadan edemiyor:
Eğer bir ülke vatandaşına artık:
“Tarihe çok takılma, kokla karar ver” diyorsa;
acaba son kullanma tarihi yaklaşan şey gerçekten bisküvi midir, yoksa kamusal akıl mı?
Sağlıcakla kalın.
Tarihleri dikkatle okuyun.
Çünkü bazen mesele yalnızca ürünlerin değil, yönetim anlayışlarının da raf ömrüdür.
Türkçe karakter kullanılmayan ve büyük harflerle yazılmış yorumlar onaylanmamaktadır.